|
ÇANAKKALE SAVAŞLARI'NDA KİMYASAL GAZ KULLANILDI MI?
ÖNEMLİ NOT: Aşağıda okuyacağınız yazı, "Çanakkale Savaşı'nda kimyasal gaz kullanılıp kullanılmadığı" hakkında yazılmış "İLK" araştırmadır. Bu yazıyı eğip bükerek tarihçi sıfatıyla kendine mal eden bazı 'bodur' kişiliklerin derme çatma sitelerde yayınladıkları kötü yazılara da kaynaklık etmiştir... Yetkin İŞCEN
Milliyetçi-Ulusalcı adı verilen bir kesimin birkaç yıldır medyada sürdürdüğü propagandif hareketin önemli bir ayağı, “Emperyalistlerin 1. Dünya Savaşında Çanakkale’de Türk askeri üzerinde kimyasal gaz kullandığı” iddiasıydı… Bunu da, Başbakanlık Osmanlı Arşivleri adlı kurumun yayınladığı “Belgelerle Çanakkale Savaşı” adlı yayına dayandırıyorlardı. Sözüm ona, 1915 yılında Çanakkale cephesinde savaşan “Türk askerlerinin çoğunun ölümüne”(!) neden olan bu kimyasal gaz kullanımı da, “dünyada bir ilk”ti… Belli bir kesim medya tarafından baştan sona art niyetle ve bilgisizce manşetlere taşınan bu olayın hiçbir kanıtı olmadığı gibi; bazı milliyetperver TV’cilerin de sözkonusu olay hakkında ekranlarda kimi “Çanakkale Savaşı tarihi esnafı”nı konuşturması, ortaya atılan pisliğe tüy dikti… Ceviz kabuğunu bile doldurmaktan aciz bu reytingperestlerin, konu hakkında hiç bilgisi olmayan izleyicileri yanıltılması bir yana, tarih de ciddi bir biçimde tahrif edilmişti… “KORKUNÇ GERÇEK _ Başbakanlık Osmanlı Arşivi'nden çıkan yeni bir belge, Çanakkale savaşlarıyla ilgili korkunç bir gerçeği ortaya çıkardı. İtilaf devletleri, Mehmetçiğe karşı kimyasal silah kullandı.” iddiasıyla ortaya atılan bu palavra, “Popüler bilim yapıyoruz” diye saçmalayan bir kesimin elinde bir dezenformasyon silahı haline geldi. Tıpkı “Çanakkale’nin Kahraman Havacıları”, “Gelibolu’dan Avustralya’ya götürülen Kesik Türk Askeri Başı” gibi… Peki, bu palavracıların yazıp durduğu iddia, tam olarak ne diyordu? Buyurun birini okuyalım: “Başbakanlık Osmanlı Arşivi'nde görevli uzmanlarca ortaya çıkarılan yeni bir arşiv belgesinde İhtilaf Devletleri'nin Türk askerlerine karşı boğucu türden gaz içeren kimyasal silah kullandığı belirtiliyor. Aksiyon Dergisi'nin haberine göre, belgede gazın hangi ülke kuvvetleri tarafından kullanıldığı belirtilmiyor. Verdiği zarar konusunda da bir bilgi yok. Fakat, araştırmacılar binlerce askerin kimyasal silahların tesiriyle şehit düşme ihtimalinin olduğunu belirtiyor ve muhtemelen İngilizler tarafından böyle bir yola başvurulduğu görüşünde birleşiyor. 2 Temmuz 1915 tarihinde Başkumandan vekili namına Müsteşar imzasını taşıyan ve cepheden Hariciye Nezareti'ne gönderilen belgede düşman kuvvetleri tarafından kimyasal silahlar kullanıldığı belirtilip tarafsız ve dost devletlerin olayı protesto etmesi isteniyor. Dost devletlerin insanlık dışı bu hadiseyi protesto ettiğine dair bir bilgiye rastlanmıyor; ama bu belge Çanakkale'yi kimyasal silahların kullanıldığı savaşlar arasına sokuyor. Daha önce 19. yüzyılın sonlarında Fransızlar Almanlar'a karşı zehirli gaz kullanmış, aynı şekilde Almanlar da Fransızlar'a misillemede bulunmuştu.” Başbakanlık Osmanlı Arşivleri’nin neden durup dururken, Çanakkale Savaşı belgelerini bir bir çevirdikten sonra ciltler halinde yayınlamaya başladığı sorusu bir yana, bu yayınların tanıtımını neden medyanın cahil ellerine bıraktığı da ayrı bir araştırma konusu… Yayını hazırlayanlardan biri olan ve benim “Neden bu belgelerin böyle çarpıtılmasına izin verdiniz?” diye soru yönelttiğim Başbakanlık Osmanlı Arşivleri çalışanı Muzaffer Albayrak’tan e-posta yoluyla aldığım yanıt ise şöyle: “….Hazırladığımız kitabın tanıtımı için bir dosya hazırlanarak bazı gazetecilere gönderildi. Bu dosyayı ben hazırladım. Kitapta geçen çeşitli konuların yanında büyük ses getiren gazla ilgili belgeleri de bu dosyaya koyduk. Sanki üzerinde yapılacak çarpıtmaları hissetmiş gibi o zaman şunu da söyledim: Burada sözkonusu olan gazla ilgili belgeler, boğucu gaz içeren mermilerden bahsetmektedir. Bunların Avrupa'da kullanılan kimyasal gaz bombalarıyla eşdeğer tutulmasının iddialı olacağını, çünkü belgede de geçtiği üzere bunun müstakil gaz bombası olmayıp atılan top mermilerinin patlaması sonucu ortaya çıkan ve boğucu etki yapan bir gaz olduğu ihtarını yaptım. Ancak bir gazeteci olarak siz de bilirsiniz ki gazeteciler ses getirecek türden haber yapmaya çalışır. Bu arkadaşlar da bu belgeleri müstakil gaz bombası olarak yorumlayarak haber yaptılar. Sizin de mektubunuzda bahsettiğiniz gibi daracık bir alanda çok sayıda patlayan top mermilerinin yaydığı gazlar hava sirkülasyonu az olan, dar ve derin vadilere çökerek askerlerimiz üzerinde etkili olmuştur. (Sığındere ve Kerevizdere gibi yerlerde.) Yine belgelerde bu gaz içeren mermilerden bahsederken bunların, pikrik asit ve melinit gibi kimyasallar içerdiği ve bunların zehirleyici etkisi gösterdiğini vurgulamaktadır. Biraz ansiklopedi karıştırdım ve bu pikrik asit ve melinitin mermilerin patlayıcı tesirini artırmak için barutla beraber kullanıldığını öğrendim….”
Başbakanlık Osmanlı Arşivleri çalışanı Muzaffer Albayrak'ın, beni de kendi tanıdığı-bildiği birtakım gazetecilere(!) benzetmeye kalkma cüreti bir yana; bu gazetecilerin(!)yaptığı “kimyasal gaz” haberlerinin niteliğini ortaya koyan bu açıklamasından sonra, gelin şu “kimyasal gaz” meselesinin özüne inelim… Tarihte, Atina ile Sparta arasındaki savaşlarda, savunulan kalelerin duvarları dibinde ot veya saman yakılması ya da, saldıranlara kale burçlarından kızgın yağ veya benzeri sıvılar dökerek başlayan ilkel biçimli kimyasal savaş, milattan 500 yıl kadar sonra "Rum Ateşi" adı verilen karışımla farklı bir niteliğe ulaşmıştı… M.S. 670 yıllarında bulunduğu sanılan bu malzeme, odun parçalarına emdirilmiş zift, kükürt, petrol, terebentin, sönmemiş kireç ve barut yapımında kullanılan güherçile karışımından yapılıyordu. Suda bile yanabilme niteliğinden dolayı deniz savaşlarının vazgeçilmez silahı oldu. Bu silahın yakıcı özelliğinden başka, çıkardığı kesif duman da hayli etkiliydi. Sivastopol kuşatmasında, İngiliz komutanlarından Lord Dundenald, uygun rüzgar koşullarında çok miktarda kükürt yakarak kaledekilerin zehirli kükürt dioksit gazıyla tütsülenmeyi önermişse de, yüksek komuta heyeti bu görüşü benimsememişti.
1899 da toplanan Hague Barış Konferansı'nda “... boğucu ve zararlı gazların yayılmasına yol açacak her türlü merminin kullanılmasından kaçınmak gerektiği” bir çözüm olarak önerilmişti. Birçok ülke bu öneriyi benimsediği halde, ABD Temsilcisi Alfred T. Mahan, “bu silahlarla yapılan savaşın insani olup olmadığının henüz belirlenmediği ve savaş hali içinde böyle kısıtlamaların geçerli olmayacağı” gerekçeleriyle çekimser kalmıştı. ABD’nin, bunun neticelerini görmesi için çok beklemesi gerekmedi; 1899-1902 Boer savaşında, İngilizler pikrik asit dolu mermiler denemeye başladılar. Aslında amaç, mermilerin tahrip gücünü arttırmaktı ama, yayılan gaz da düşman askerini kusturarak ikincil bir etki yaratıyordu... 19. yüzyılın son barış yıllarında, kimya sanayinin hızla gelişmesi, kimyasal maddelerin yavaş yavaş silah sanayine de girmesine neden olmuştu. O günlere kadar top ve tüfek mermilerinde kullanılan kara barutun kullanımı azalmıştı; artık mayın, elbombası, torpil gibi bombalardaki patlayıcılar da kimyasal ürünlerdi. Ancak, bu maddeler, vurucu, yıkıcı etkiler yapan, yani fiziksel yıkım gücü sağlayan malzeme içinde bulunuyordu ve onların daha güçlü etki yapmalarını sağlamak için kullanılıyordu. Avrupa ülkelerinde sivil güvenlik kuvvetleri, toplu gösterilerde kitleyi dağıtmak için gözyaşı mermileri ve sis bombalarını kullanıma sokmuşlardı. Sözkonusu patlayıcılar içine katılan kimyasalların yan etkilerinden yararlanma fikrini ilk kez Fransızlar’ın değerlendirdiklerini görüyoruz. Fransız polisinin elindeki bu tip mermilerden biri, 1912’de banka soyguncuları üzerinde denenmişti. 26 mm’lik bu merminin içinde “ethyl bromoacetate” adı verilen ve göz yaşartıcı etki yapan kimyasal konmuş, oldukça da etkili olduğu gözlenmişti.
1914 Ağustosu’nda Saraybosna’da Avusturya-Macaristan veliahtına atılan kurşunla başlayan savaş için, her iki tarafın oyuncuları da “bu savaşın Fransa ve Almanya arasında olacağını ve birinin ötekine hızlı ve güçlü bir darbe indirmesiyle de sona ereceğini…” düşünüyordu. Herkes öngörülen duruma o kadar inanmıştı ki; Kayzer II. Wilhelm, Alman askerlerine “… yaprak dökümü başlamadan önce” evlerine döneceklerine dair söz verecekti… Ama, öngörü gerçekleşmedi; tam tersine, Avrupa’nın ortasındaki bu savaş Batı Cephesi’nde çözülmez bir düğüm olacak ve savaşı belirsizliğe mahkum edecekti. Siper savaşının kararsızlığına boyun eğmek istemeyen ordu komutanları, tahammül edilmez hale gelen bu düğümü çözmek için çeşitli fikirler geliştiriyorlardı. Kimi stratejik kimi de taktik anlamdaki bu çözümlerden biri; örneğin İngilizler’inki, denizden Çanakkale boğazına saldırıp Karadeniz yolunu açmaktı… Böylelikle hem Osmanlı’yı yıkacak, hem de Rusya’ya yardım eli uzatmış olacaklardı. Ancak bu planı, Gelibolu’daki Osmanlı ordusunun inatla direnmesi bozdu. Böylece, Batı cephesinde siperlerdeki kilitlenme ise devam etmeyi sürdürdü… 1914 yılı tamamlanırken, Alman savaş mühimmatının hammadde kaynakları İngiliz donanmasının ablukası altında kalmıştı. Alman Genelkurmayı, barut ve patlayıcı stoklarının altı aylık ömrü kaldığını anlayınca büyük bir şaşkınlık ve dehşete kapıldı. Barutun hammaddelerinden en önemlisi olan güherçile Şili’den getiriliyordu ama; artık bu yol İngilizler’in denetimine girmişti. Almanlar, bu yüzden denizlerde İngiliz donanmasına saldırdılar, Falkland adalarını bombaladılar ama bir işe yaramadı. Tam bu sırada, dev boya tröstü I.G. Farben devreye girdi. 19. yüzyıla kadar kumaş boyası indigo, Hindistan’dan geliyordu. Kimya endüstrisinin büyük başarılarından sayılan sentetik boya üretimi yaygınlaşınca, bu Alman firması da olağanüstü gelişmişti. İlginç olan, sentetik indigo üretiminin yan ürün olarak günde 40 ton sıvı klor çıkarmasıydı. Klor, patlayıcı üretiminde çok ihtiyaç duyulan bir maddeydi ve böylelikle bol miktarda ucuza bulunabiliyordu...
Siperlerdeki kilitlenmeden Almanya da rahatsızdı ve çözüm arıyordu. Savaşın hemen öncesinde Fransızlar’ın 26 mm’lik mermilerde denediği göz yaşartıcı gaz epey ilgilerini çekmişti. Fransızlar, 1914’ün Ağustosu’nda bu mermileri cephede de kullanmışlar; ama açık havada hemen dağılan gazın bir işe yaramadığını fark edince de bunları “işe yaramaz” olarak değerlendirmişlerdi… Tam bu sıralarda Müttefik gazeteleri Fransızlar’ın “turpinite” adını verdikleri yeni bir sıvı patlayıcı hakkında yazılar yayınlamaya başladılar. Bu yazılarda, silahın öldürücü gaz yaydığını söylüyor, ama bu gazın ancak kapalı ve dar ortamlarda etkili olabildiğini es geçiyorlardı. Bu yazıları izleyen ve bazı Fransız bombardımanlarından sonra fazladan asker ölümleri olduğunu gözleyen Almanlar alarma geçti. Bir tıbbi ekip hemen cepheye yollandı ve inceleme başlatıldı. Ne var ki, durum korkulduğu gibi yeni bir silahla ilgili değildi; askerler zehirli bir gazdan değil, kapalı siperler üzerinde patlayan mermilerden çıkan ve yere çöken karbon monoksit gazından ölmüşlerdi… Bu siper deneyimleri ve gazete haberleri Alman bilim adamlarını gaz silahları üzerinde çalışmaya kışkırttı. Bu bilim adamlarından biri olan kimya profesörü Walter Nernst, 105 mm’lik şarapnel mermisine TNT ile birlikte dianisidine chlorosulphonate karıştırdı. Solunum yollarında ciddi bir tahriş yaratan bu madde, bir taraftan kimyasal bir silah olarak kullanılırken, diğer taraftan da TNT’yi korumaya yarıyordu. Alman yüksek komuta kadrosu bu yeni silahı benimsedi. 27 Ekim 1914’te, bu mermilerden 3000 kadarı Neuve-Chapelle yakınlarında bulunan İngiliz birliklerinin üzerinde patladı. Ancak İngiliz askerleri ne rahatsızlık belirtisi gösterdi, ne de bir kimyasal taarruzla karşı karşıya olduklarını anladılar. Ama, Almanlar, bu silahın yararına inanmışlardı ve açıkçası da gizli servisleri, Neuve-Chapelle’de de ne olduğunu öğrenememişti. Gaz saldırıları konusundaki bu istihbarat eksikliği bütün savaş boyunca da böyle sürdü gitti…
Neuve-Chapelle deneyimi, Alman Yüksek Komuta kadrosunun gaz savaşına ilgi göstermesine yaramıştı. Alman Genelkurmayı, Kayzer II. Wilhelm’den, Berlin’deki Fizik ve Elektrokimya Enstitüsü’nü yeni ve daha etkili kimyasal bileşikler icadına zorlamasını istedi. Almanlar, hemen şarapnel etkili, patlayıcı da taşıyan bir gaz mermisi icat ettiler. Mucit Prof. von Tappan, bu icadıyla, topçu mermisine kimyasal madde yerleştirmede karşılaşılan iki önemli teknik sorunu çözmüştü. Bunların ilki; merminin içindeki sıvının onun ilerlemesini yavaşlatarak menzil ve isabeti bozması; diğeri ise, merminin içindeki iki güçlü etkili kimyasalın kazayla birbirine karışması tehlikesiydi. Von Tappan, T şeklinde özel bir mermi tasarlamış ve Alman ordusu da bu mermiyi onun ismiyle anmaya karar vermişti: “T mermisi”… T mermileri, içinde 3 kg. kadar xylyl bromide ve parçalanması için bir patlatıcı taşıyordu. Bu ikisini birbirinden ayıran ve temaslarını önleyen de kurşundan bir tabakaydı…
Alman Genelkurmayı, ilk T mermilerini Doğu cephesinde kullandılar. 31 Ocak 1915’te Bolimov’daki Rus hatlarının üzerinde tam 18.000 mermi patladı. Ancak, bu yeni mermilerin Rus hatlarını tamamen mahvedeceğine inanmış Alman subayları çok şaşırdı; çünkü bu sürpriz saldırı sadece birkaç kayba yol açmıştı. Mermiler neredeyse hiç etki yapmamıştı; nedeni, xylyl bromide’in (T Stoff), aşırı soğuk havada buharlaşmamasıydı…
Savaş alanlarında daha etkili olacak bir gaz için, Alman Yüksek Komutası bu kez von Tappan’ın asistanı Prof. Fritz Haber’i görevlendirdi. Haber, Almanlar'ın önemli kimya bilginlerinden biriydi ve havadaki azotu amonyağa dönüştürmeyi bulmuştu. Amonyaktan da birçok kimyasal madde türetiliyordu ama, asıl yararı suni gübre üretimindeydi. Bu arada, çeşitli patlayıcıların da çıkış maddesiydi. Kimyasalların potansiyel savaş gücü hakkında hayli bilgili bir kişi olan Haber, T mermilerinin savaş alanlarında etkili olabileceğini düşünmüyordu. Onun önerisi, büyük ticari gaz silindirleri kullanmaktı. Bu silindirler hem daha çok gaz taşıyacak, hem de Hague Deklarasyonu'nu ihlal etmeyecekti. Haber, ayrıca, kimyasal olarak da chlorine’i kullanmayı önermişti. Chlorine, askeri uygulamalara uygun bir gazdı; hem ani etkili ve uçucu, hem de indigo üretiminin sonucu boldu. Bu gaz, öldürmek için milyonda 1000 partikül konsantrasyon gerektiriyor ve ciğerlerin içindeki dokuyu tahrip ediyordu. Haber’in gaz silindirleri projesi, onu hemen Prusya Savaş Bakanlığı Kimyasal Savaş Departmanı başına atayan Alman Genelkurmay Başkanı Falkenhayn’ın onayını almıştı. Yüksek Komuta Heyeti, bir deneme taarruzu için, Ypres’de Alman 4. Ordusu karşısındaki Fransız siperlerini seçti. Alb. Peterson’un komutası altındaki öncü birlik 35. Alay, bir gaz savaşı için donatıldı. Haber de bu alaya “teknokimyasal asistan” olarak atanmıştı. Mart 1915’te, piyade erlerinin de yardımıyla 1600 büyük, 4130 da küçük silindir toplam 168 ton chlorine ile dolduruldu. Sonra, bu öncü birlik tam bir ay düşman siperlerine doğru esen uygun bir rüzgar bekledi. Yapacakları tek şey, silindir vanalarını açarak gazın serbest kalmasını sağlamaktı.
22 Nisan 1915’te akşamüzeri güneş yavaş yavaş gözden kaybolurken Alman ağır topçusu ani bir bombardımana başladı, bir süre Fransız ve İngiliz hatlarının gerisini bombardıman ettikten sonra durdu. Cepheye derin bir sessizlik çöktü. Fransız hatlarında 87. Müstemleke ve 45. Cezayir tümenleri vardı. Bu birliklerin askerleri, birdenbire, Alman siperlerinden kalkan mavi-beyaz bir duman gördüler… Bu duman yerden 1,5-2 metre kadar yükseliyor ve yavaşça sarı-yeşile dönüyordu. Kuzey-kuzeydoğu yönünde tatlı tatlı esen rüzgarın önüne kattığı bu sis bulutu yavaşça Fransız siperlerini kaplamaya başladı. Fransız cephesinin daha batısında yer alan İngiliz ve Kanada birlikleri de bu bulutu fark etmişlerdi ama, onların asıl şaşkınlığı, “silahsız ve şaşkın bir durumda, deli gibi koşan” Fransız askerlerini görmekten ileri geliyordu. Çoğu Cezayirli olan bu askerler, nefes almakta zorlanıyor, öksürüyor, kimisi de kusuyordu. Hiçbirinin konuşacak hali kalmamıştı… Ateş eden Fransız topçusunun üniteleri birer birer susmaya başladılar. İki Fransız tümeninin bu şekilde çökmesi, Fransız hatlarında 6-7 km. kadar bir gedik açmıştı. Yarım saat kadar sonra, ağız ve burunlarını pamuklu bezlerle kapayan Alman askerleri bu alanda yüzlerce düşman askeri buldular; çoğu komada ve neredeyse ölmek üzereydi…
Bir ay uygun rüzgar bekleyen öncü Alman birliği yeni silahı kullanmış ama, açılan gedikte fazla ilerleyememişti. Rüzgar da giderek yavaşlamış, sonra da durmuştu. Öngörülen hedefine ulaşan bu öncü birlik de o sırada en ilkel koruyucu donanımla teçhiz edilmişti. Kendi gazlarının yarattığı ortamı gördüklerinde, o gece için daha fazla ilerlemekten vazgeçtiler. İki gün sonra, İngiliz ve Fransızlar bölgeye yeni güçler sevkederken Almanlar yine gaz kullandılar. Bunu da mayıs boyunca dört kez tekrarladılar. Ne var ki, İngiliz ve Fransız birlikleri artık kendi ilkel gaz maskeleri takıyorlardı. Almanlar, birkaç yüz metre kazandıkları bu deneme saldırısında çok önemli bir taktik sürprizi boşu boşuna harcamışlardı… “Sürpriz element”in sürprizliği kalmamıştı. Müttefik güçlerin ilk gaz saldırısı, 24 Eylül 1915 günü, sabahın 05.00’inde Belçika’nın Loos kentinde gerçekleşti. Bir gaz saldırısının tatbik edilebilir olduğunu kabul edene kadar tam 5 zor ay geçirmişler; bu süre boyunca Kraliyet İstihkamcıları’ndan bir özel birliğe, gaz silindirlerini yerleştirme ve kullanma eğitimi vermişlerdi… Almanlar’ın tersine İngilizler, gaz saldırısını geniş bir cephe üzerinde denediler. Gazın bırakılışına bağlı olarak bu saldırı 40 dakika sürecek ve tarihte kullanılan ilk “duman perdesi” olacaktı… Ne var ki, İngilizler’in talihi bu ilk saldırıda yaver gitmedi. Saldırıdan bir gece önce rüzgar durdu. Ertesi sabah, İngiliz komutan General Sir Douglas Haig çok tartışmalı bir karar verdi; rüzgar dursa da sürse de saldırı yapılacaktı. Bırakılan gaz, sağ kanatta tatlı bir rüzgarın önünde Alman siper sistemini örterken, sol kanatta, bırakın hafif bir esintiyi, geriye esmeye başlamıştı. Tabii, gaz da İngiliz siperlerine, saldırı için bekleyen İngiliz askerlerinin üzerine çöktü.
Saldırıyı karşılayan Almanlar’ın 6. Ordusunun harp ceridesi, askerin habersiz avlandığını yazıyor. Gaz, bazı mesafelerde kısa süren karışıklık yaratmış, ama bazı birimlerde de, gazın ardından saldıran İngiliz birliklerine karşılık vermede ellerini kollarını bağlamıştı. Almanlar’ın Ypres’de kullandıkları gaz maskeleri işe yaramamış; chlorine gazı, tüfeklerin, makinelilerin ve hatta top kamalarının sıkışmasına neden olmuştu. Gazın en büyük etkisi Alman subayları üzerindeydi. Subaylar, yüzlerindeki gaz maskeleriyle bağıramamışlar ve emirlerini askere duyuramamışlardı. Ayrıca, yoğun duman ve gaz, subayların nerede olduklarını kestirmelerini de güçleştirmiş, böylece, askere yol gösterici olamamışlardı. Bütün bu beceriksizliklere rağmen, artık Pandora'nın kutusu açılmış, kötülükler serbest kalmıştı... Kimyasal silah yarışı, bundan böyle tüm hızıyla sürüp gidecekti... ******************************************* Birinci Dünya Savaşı boyunca, her iki tarafın kimyagerleri, silah olarak kullanılabilecek 3000’in üzerinde kimyasal madde keşfetti. Bunların ancak 30 tanesi kullanılabildi ve sadece 12’si beklenen askeri sonucu sağlayabildi. Savaş boyunca, bu gazlardan 36.600 ton üretildi. 18.100 tonla Almanlar ilk sırayı, 15.700 tonla Fransızlar ikinci sırayı, 1.400 tonla İngilizler de üçüncü sırayı aldılar. İngilizler, Fransızlar’ın stoklarını da kullanıyorlardı…
Almanlar, 1915’ten 1918’e kadar gaz savaşında inisiyatifi elde tuttular. Savaşın ileriki yıllarında hayli ün kazanacak olan phosgene ve hardal gazını keşfedenler de Almanlar’dı. Buna karşılık Müttefikler de korunma gereçleri konusunda öndeydiler. Ne var ki, müttefik olan İngiliz, Fransız ve Ruslar, gaz saldırılarına karşı önlem ve korunma yöntemleri geliştirmede koordinasyon sağlayamadılar. Her ülke, kendi önlemini uyguluyordu. Örneğin, 1915’in Nisanı’ndaki ilk gaz saldırısı üzerine, İngiltere’de ev kadınlarından “Siyah Tül Respiratör” ismi verilen gaz maskeleri yapmaları istenmiş; ama bunların cepheye ulaşması Mayıs başlarını bulmuştu. *******************************************
Almanya’da gerek Haber, gerekse ekibindeki diğer deneyimli kimyagerler kimyasal gaz için deney üstüne deney yaparken, İngiltere’de de Haim Weizmann isimli bir Musevi kimya profesörü, önemli bir kimyasal maddeyi bakteriyel fermantasyonla büyük miktarlarda elde etmeyi başarmıştı. Bu madde asetondu ve “cordite” isimli dumansız barutun üretilmesinde son derece gerekli bir kimyasaldı. Cordite, 19. yüzyılın sonlarında yine İngilizler tarafından bulunmuş bir patlayıcıydı. “Dumansız sevk barutu” olarak tanımlanabilecek bu patlayıcı, nitroselüloz ve nitrogliserin isimli patlayıcıların karışımından meydana geliyordu ve o günden beri de İngiliz İmparatorluğu’nun askeri amaçla top ve roketlerde kullandığı patlayıcısı olmuştu. Bütün kara ve donanma topçusu, mermilerinde bu patlayıcıyı kullanıyordu. İki açıdan yarar sağlamıştı; mermiyi daha güçlü fırlatıyor ve duman çıkarmıyordu. Bu da, top bataryasının yerinin düşman tarafından hemen belirlenememesine yarıyordu.
“Endüstriyel fermantasyonun babası” olarak anılan Weizmann, clostridium acetobutylicum adı verilen bakteri ile aseton üretme yöntemini 1912’de bulmuştu ama, o sıralarda kimse ticari olarak fazla önem vermemişti. Savaş çıkınca Weizmann, Lloyd George ve Churchill’e tanıştırıldı. Bu ikisi, Weizmann'ı Kraliyet Deniz Kuvvetleri Laboratuvarı’nın başına getirdi. Aseton önceleri tahıldan elde ediliyordu. Ancak, Çanakkale’nin geçilememesi ve bu nedenle Rus buğdayının Karadeniz’den çıkamayışı, bu kez İngiltere’de tahıl kıtlığı yarattı. Weizmann, kısa sürede buna da çözüm buldu; aseton için gereken nişastayı atkestanesinden üretti. Bu nedenle İngiliz Hükümeti, ilkokul çocuklarına savaş boyunca tüm ülkede atkestanesi toplatacaktı.
Mucidi olduğu yöntemle çok ucuza aseton üreterek özellikle İngiltere’nin savaştaki ateş gücüne büyük katkı sağlayan Weizmann, İngiliz Hükümeti tarafından ödüllendirilmekte gecikmedi. Ödül töreninde kendisine “Dile İngiltere’den ne dilersen” diyen Başbakan’a Weizmann’ın yanıtı, “Halkım için bir vatan…” sözleri oldu… Bu “vatan”ın neresi olduğu da 2 Kasım 1917 tarihli ünlü Balfour Deklarasyonu’yla belirlendi. Siyonizmin fikir babası Theodore Herzl’in Osmanlı Sultanı II. Abdülhamid’den milyonlarca sterline alamadığı Filistin topraklarını, Weizmann, bu buluşuyla İngiltere’den bedavaya koparmış oldu… Weizmann, tıpkı I. Dünya Savaşı’nda İngilizler’e yaptığı gibi, II. Dünya Savaşı’nda da Amerikalılar’a bir şıklık yapacak ve onlara 1942’deki buluşu sentetik lastiği hediye edecekti. Böylece, 1948’de İsrail devleti kuruluşunu garantileyecek, ardından da ülkenin ilk cumhurbaşkanı seçilerek onurlandırılacaktı…
Bir askeri taktik gereği açılan Çanakkale cephesinde kimyasal gaz kullanılmış mıydı? Bu soruya net bir yanıt vermek için tekrar geriye dönüp, sözkonusu süreçte icat edilmiş kimyasalların kim tarafından bulunduğuna ve kullanılma tarihlerine bakmakta yarar vardır… Ateşli silahlarda gaz kullanan ilk ülkenin Fransa olduğu bilinmekle birlikte, Fransız ordusunun savaşın ilk günlerinde kullandığı 26 mm.’lik mermileri “işe yaramaz” olarak niteleyip kullanmaktan vazgeçtikleri biliniyor. Ancak bu mermilerin, patlamalarından çıkan ve yere (siperlerin içine) çöken karbon monoksit gazının neden olduğu asker ölümlerini “yeni icat bir buluş”a bağlayan Almanlar’ı hızla araştırmaya ve yeni buluşlara yönelttiği de çok açık… Bunun da ötesinde, Almanlar’ın, gerek kimya konusunda, gerekse buluşları askeri amaçlara uygulamada tüm İtilaf devletlerinden daha önde ve becerikli olduğu bugün de herkesin malumu... 1914’ün Ağustos ayında Fransızlar’ın kendilerine karşı ilkel göz yaşartıcı mermiler kullanması üzerine başlayan bu süreçte çok seri bir biçimde liderliği yakalayan Almanya, düşmanlarına aman vermeden üretebildiği her türlü gazı da kullanmaktan çekinmemişti… 1915 yılının son aylarına kadar el yordamıyla üretilen “gazlı mermiler”i düşman ordularının üzerine yağdıran Almanya, hiç kuşkusuz bu “gaz savaşı”nda da lider ülkeydi… Ve aynı Almanya, savaşın ilk günlerinden beri de Osmanlı devletinin müttefikiydi... Ne var ki, 1915’in ilk aylarından itibaren dünyanın ilgisini çeken Çanakkale savaşında hiçbir ülke “kimyasal silah” denebilecek bir silah çeşidi kullanmadı. Çünkü bu silah çeşidi henüz denenmekteydi; miktarı çok azdı; etkisinin ne olduğu iyi bilinmiyordu ve daha da önemlisi, savaşın nabzı Avrupa’da atıyordu; eğer kullanılacak olsaydı orada kullanılırdı. Nitekim, ilk denemeler de orada yapılmıştı.
İtilaf ülkelerinin lideri durumundaki İngiltere, özellikle denizlerde donanma topçusunun ateş üstünlüğüyle öndeydi. Yukarıda sözü edilen “sevk barutu” cordite’in varlığı, donanmanın bu ateş gücünün başlıca nedeniydi. Weizmann’ın, asetonu çok miktarda ucuza elde etme yöntemini geliştirmesiyle, kalite açısından mükemmel olan bu güç, kantite açısından da hayli üst düzeylere erişmişti. Özellikle Çanakkale boğazını ve Gelibolu yarımadasını ablukaya alan Akdeniz Seferi Kuvvetleri ve Birleşik Filo, savaşın başında işte bu ateş gücüyle donanmıştı. İngiliz savaş muhabiri Ellis Ashmead-Bartlett bu ateş gücünü "Çanakkale Gerçeği" adlı kitabında şöyle anlatacaktı: ".....Kabatepe'nin hemen önünde, sahile pek yakın bulunan bir savaş gemisi ile kruvazör, top ateşleriyle alçak araziyi himaye ediyorlar ve bazen de yarımadayı aşırarak Çanakkale Boğazı sahiline mermi yağdırıyorlardı. Önümüzdeki tepe, Avustralya ve Yeni Zelandalı askerlerin işgali altında bulunduğundan diğer savaş gemileri ise cordite barutunun çıkarıp etrafa yaydığı bir duman ile kuşatılmış bir halde bulunuyordu....." Bu coğrafyayı savunan Osmanlı ordusunun ateş gücü ise, düşmanının tam tersine, hem kalite hem de kantite açısından çok zayıf durumdaydı. Düşmana, taş gülle atan ilkel kale topları ve gemilerden sökülen eski model toplarla karşı koymaya çalışıyordu. Tabii, bu eski toplarda kullanılan cephane de eski tip cephaneydi. Sözüm ona Almanya’nın silah ve cephane yardımına güvenerek savaşa giren Osmanlı, onca sıkıntısına rağmen 1915 yılının sonuna kadar Almanya’dan malzeme yardımı alamamıştı. Çünkü, Bulgaristan’ın tarafsız kalması nedeniyle Almanya’dan Türkiye’ye karadan; Çanakkale’yi kuşatan düşman nedeniyle de denizden nakliyat mümkün değildi. Cephane kıtlığı öyle bir noktaya gelmişti ki, hücuma kaldırılan askerin kütüklüğündeki mermiler toplanıyor, sadece süngü savaşı yapmalarına izin veriliyordu. Güney Grubu Kumandanı Vehip Paşa, “dört taneden fazla mermi yakan askeri sigaya çekiyor”du. Cephanesizlikten çoğu kez gece karanlığında sürekli süngü savaşına kaldırılan askerin verdiği zayiat da bu nedenle aşırı oluyordu. Yediği ağır bombardımana kendi topçusunun cevap veremeyişinden askerin morali bozulmasın diye toplara kuru sıkı mermi attırılıyordu.
Almanya’dan cephane yardımı alamayan, elindeki stokları da daha ilk aylarda tüketen Osmanlı ordusunun imdadına Alman İslah Heyeti Başkanı ve Çanakkale’yi savunmakla görevlendirilen 5. Ordu’nun komutanı Mareşal Liman von Sanders yetişti. Onun girişimleriyle, Yeşilköy’de, Alman topçu subayı Alb. Pieper’e kurdurulan cephane fabrikası da olmasa, daha ilk günlerden Çanakkale’de savaşı kaybedilmesi işten bile değildi… Albay Pieper yönetiminde İstanbul’a yollanan silah heyetinde 74 Alman mühendisi ve kimyacısı, 47 Alman ustası ve 659 Alman posta başı cephane yapımıyla uğraştı. Savaşın bu ilk günlerinde, özellikle Alman topçu subaylarının da büyük katkıları görülmüş; Boğaz’ın kapatılması için gereken mayınlardan, tabyalardaki topların islahına kadar birçok konuda kendilerinden yararlanılmıştı… Düşmanı ilk karşılayan birliklerden biri olan ünlü 27. Alay’ın Komutanı Yb. Şefik Aker’in şu değerlendirmesi ilginçtir: “Bir gün, alayımın ihtiyatta bulunan taburunun zeminliklerine birbirini müteakip 6 adet top mermisi düştü. Yere saplandı. Kimisi patladı, kimisi patlamadı. Yerli mamulatından olduklarını tapalarındaki eski rakam işaretlerinden anladık. Patlayanlar tesirsiz kaba patladı. Bu mermilerin cepheye yeni gelmiş ağır ateşli obüs toplarımızın yanlışlıkla ve düşman zannıyla üzerimize atılmış mermileri olduğu ve tesir itibariyle kudretlerinin hiç olduğu bizce anlaşılmıştır…” Ancak, ne Osmanlı ordusu, ne de Türkiye’deki Alman subayları, yarımadayı denizden kuşatan donanmanın ve birkaç yerde karaya çıkarttığı kara topçusunun ateş gücünün kalitesi hakkında fikir sahibi değildi. Onlar bu deneyimi yaşarken, müttefikimiz Almanlar önce Batı cephesinde, ardından Doğu cephesinde ilk kimyasal gaz mermilerini kullanmışlardı ve tüm dünya, bu “yeni ve bilinmeyen silah”ın dedikodusuyla çalkalanıyordu. Öte yandan, Çanakkale’de İngiliz ve Fransızlar’ın attığı mermiler ise, patladıktan sonra sarı-yeşil bir gaz çıkarıyor, bu gaz da havadan ağır olduğundan yere çöküyordu. Bombardıman o kadar yoğundu ki, bazen tüm cephe bu sarı-yeşil dumanın etkisinde kalıyor, siper ve zeminliklerin duvarlarını boyayacak kadar nüfuz eden bu duman askerin nefes almasına imkan vermiyordu. İşte, böyle bir sıcak savaş ortamında, Harbiye Nezareti’ne günü gününe rapor veren Osmanlı kurmayları, bu sarı-yeşil dumanı da “düşman mermilerinden yayılan muhnik (boğucu, nefes aldırmayan) gaz” olarak tanımladılar. Özellikle siper sistemlerinin çok girift ve sık olduğu Arıburnu-Conkbayırı bölgesinde sözkonusu “muhnik gaz”ların etkisi hissedilir derecede yoğundu. Hele rüzgarsız havalarda, bu gaz ve duman etkisi şiddetli oluyor, siperlerde bombardımanın bitmesini bekleyen asker ciddi olarak etkileniyordu. Bu etki de, baygınlık, oksijensiz kalma ve kusma biçiminde ortaya çıkıyordu. Savaşan askere göre, olsa olsa, “Batı cephesinde kullanıldığı gözlenen kimyasal gaz çıkaran mermiler bunlar olsa gerek”ti… Sözü edilen kurmay raporları, İstanbul’daki Harbiye Nezareti’nde “düşmanın kimyasal gaz kullandığı” biçiminde algılanmış ve o sırada Karargâh ı Umumî İstihbârât Şubesi Müdürü Erkân ı Harb Binbaşısı Seyfi imzasıyla kayıtlara geçirilerek, gerek basın aracılığıyla kamuoyuna, gerekse uluslararası kuruluşlara böyle yansıtılmıştı. Bunlardan Harbiye Nezareti’nden (Savaş Bakanlığı) Hariciye Nezareti’ne (Dışişleri Bakanlığı) aktarılan biri şöyleydi: “Ma‘rûz-ı çâker-i kemîneleridir
Düşmanın Çanakkale'deki kıta‘âtımıza
karşı isti‘mâl etdiği mermiyâtın hâmil olduğu muhnik gazlar hakkında gerek
tebliğ-i resmîmiz ve gerekse muhtelif cerâid-i mahalliye ile neşriyâtda
bulunuldu. Hâmî-i hak ve medeniyet geçinmek isteyen düşmanlarımıza
mukabele-i bi'l mislde bulunmak mecburiyeti hâsıl oluyor. Bütün bunun
mesûliyeti düşmanlarımıza râci‘dir. Düşmanlarımızın bu yeni tarz
muharebelerinin bî-taraf ve dost devletler nezdinde bilâ ifâte-i vakt
protestosunu bilhâssa istirhâm eylerim. Ol bâbda emr-u fermân hazret-i
veliyyü'l-emrindir.
Fî 18 Şaban sene [1]333 Fî 19 Haziran
sene [1]331 / [2 Temmuz 1915]
“Bâb-ı Âlî Hariciye Nezâreti Umûr-ı Siyasiye Müdüriyet-i Umumiyesi
Müsta‘celdir
Ordu-yı Hümâyûn Başkumandanlığı
Vekâleti'ne
İşte, Başbakanlık Osmanlı Arşivleri'nde eski yazı çevirisinden öte uzmanlığı ve birikimi olmayan devlet memurlarının "mal bulmuş Mağribi" gibi üzerine atladıkları birkaç belge bundan ibaretti... ******************************************* Oysa, Türk siperlerinde düşmanın bombardımanı sonrası görülen ve gaz etkisine bağlanan rahatsızlıklar, düşman topçusunun mermilerde kullandığı en modern patlayıcılardan çıkan gazların neden olduğu rahatsızlıklardı… Bu gazlar, terkibinde çok çeşitli kimyasal maddeler bulunan patlayıcıların patladıkları anda serbest bıraktığı olağan ve bilinen gazlardı. Sarı-yeşil renklerdeki bu gazlar, havadan ağır olduklarından yere çöküyor ve derin siperler içine sığınarak ağır bombardımanın bitmesini bekleyen askerleri havasız bırakıyordu. Bunu eski tip barutla patlayan mermiler de yapıyordu; ama onların saldığı karbon monoksit gazı renksizdi ve bu yüzden gözle görülmüyordu... Osmanlı subaylarının gözlediği ve Harbiye Nezareti’ne yolladığı bu raporlar, siper çukurlarında oksijensiz kalarak fenalık geçiren askerlerin durumunu anlatıyordu. Bu gazların içinde etkili olanlar da klor temelli gazlar ve karbon monoksitti… Örneğin, bunlardan biri, Yb. Mustafa Kemal’in 19. Tümeni’ne bağlı 72. Alay Komutanı gördüğü manzarayı şöyle ifade ediyordu: ''Top mermilerinde muhtelif barut kullanılmakta olduğunu şarapnelin infilakında görülmektedir. Bu infilak sırasında siyah ya da siyah-sarı, ya da sadece sarı renkte olmak üzere dumanlar çıkmaktadır. Dumanlar havadan daha ağır olduğu için yer üstünde kalmaktadır. Erler nefes kesintisine uğramaktadır.” Bu cephaneden etkilenenler sadece cephelerdeki askerler değildi. Savaşın başlamasıyla birlikte, Avrupa'da cephane endüstrisinde doğan insan gücü eksikliğini gideren kadınlar arasında da benzer bir sorun yaşanıyordu. Savaş başladığı sırada İngiltere'de 200.000 kadar olan kadın işçi sayısı, 1918 yılında 950.000'lere ulaşmıştı. Fabrikalarda sabahtan akşama cephane üreten bunca işçiden azımsanmayacak sayıda kadın ya patlama kazalarında ölmüş, ya da lydite (cordite benzeri patlayıcı) zehirlenmesinden hastalanmıştı. O günlerde tedavi yöntemi bilinmeyen lydite zehirlenmesinin semptomları, öksürük, şişlik, yanık ve deri rahatsızlıkları; en açık kanıtı da kişinin cildini parlak sarıya boyamasıydı... Cephane fabrikalarında çalışan bu kadınların hepsinin saçlarının önü kalıcı olarak parlak sarıya boyandığı için, erkek ustabaşları onları "kanaryalar" sıfatıyla tanımlamaya başlamışlardı... Lydite'in bir diğer etkisi de kişide şiddetli susuzluk yaratmasıydı. Özellikle Verdun cephesinde, cephenin siper savaşlarıyla kilitlendiği günlerde, su açısından sıkıntı çeken Alman askerleri, sigara kıtlığı içindeki Fransız askerleriyle su-sigara takasına girmişlerdi. Çanakkale savaşında da bu patlayıcı Türk askerlerinin üzerinde kullanıldı. Ancak, bazı ifadelerden ve resmi kayıtlardan, bu patlayıcıları içeren mermilerin Türk tarafında da bulunduğu ve 18 Mart 1915'te Boğaz'ı zorlayan gemilere karşı kullanıldığı anlaşılıyor. Örneğin; Irresistable gemisindeki askerlerden Owen Ommaney'in ifadesi şöyle: "...Üç dakika sonra, saat 4 sıralarında koca gemiyi havaya kaldıran bir şok hissettik. Önce sancağa yattı ve o taraftaki makine bölümüne sular girdi. .... Herkese güverteye çıkma emri verildi. Herkes yukarı çıktı ve eline suda yüzebilecek ne geçirdiyse denize atmaya başladı. Sanki suda yüzmek zorunda kalacakmışız, etrafta başka gemiler ve destroyerler yokmuş gibi... Karadaki tabyaların hedefi haline gelmiştik. İki kez isabet aldık; bir lydite mermisi kumanda köprüsünün arkasına ve diğeri de kumandanın üst güvertedeki odasına... Subayın tuvalet kabininden geçti......" *******************************************
Ancak; savaşın ilk günlerinden beri,
1- Gelibolu, Maydos, Bolayır gibi, yakın mesafedeki düşmanın bombardımanına açık meskun kentlere ordu karargahı kuran; (Bu kentlerin, cepheye mesafesi, donanma toplarının menzili içindeydi ve gemiler, uçak ya da gözetleme balonlarının verdiği kerterizle aşırtma atışlar yapabiliyordu),
Bölgedeki meskun köy ve
kasabalara askeri birlik karargahları yerleşmişti...
2- Üzerine Kızılay işareti çizilerek cepheden İstanbul’a hasta ve yaralı taşınan hastane gemilerine İstanbul’dan asker ve cephane yükleyip cepheye yollamayı uyanıklık sanan; (Bu uygulama, uluslararası kurallara da aykırıydı ama, Osmanlı Harbiye Nezareti, bunu marifet sanıyordu. Asker, cephane ve malzeme dolu birçok gemi, bu yüzden bombalandı, torpillendi; taşıdığı yaralılarımız boşu boşuna öldü.), Kızılay işaretli hastane gemileri, cepheye dönerken asker ve cephane taşıyordu...
3- Hemen her askerin kendi kendine becerebileceği dom dom kurşunlarını sanki bir fabrikasyon imalatmış gibi değerlendiren; (Dom dom kurşunu denilen şey, her türlü küçük silahın mermi çekirdeğine bir keski, pense veya eğe ile çentik atılarak yapılabiliyordu ve daha ağır biçimde yaraladığı için mermi yakmasına izin verilmeyen Türk askerince daha çok uygulanıyordu), Dom dom kurşunu, elde yapılan bir kurşundu...
4- Bunlara misilleme olarak İstanbul’dan 1000 kadar gayrımüslimi Gelibolu’ya ikamete zorlamaya kalkan Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili Enver Paşa, bu gaz olayını da bir propaganda meselesi haline getirmekte gecikmemişti. (Enver’in bu girişimi, Amerikan Büyükelçisi Morgenthau tarafından engellenmişti ama, yine de 50 kadar gayrımüslim Gelibolu’ya getirildi) Harbiye Nezareti Hariciye Nezareti’ne, onlar da Kızılhaç gibi uluslararası örgütlere, “İngilizler’in Çanakkale’de kimyasal gaz kullandığını” şikayet ettiler. Kızılhaç’ın aynı doğrultudaki sorusuna İngilizler acı acı gülmüş olmalılar; çünkü, Almanlar’ın “icat” hızına ulaşamamaktan dolayı son derece sıkıntıdaydılar. Bu nedenle, sözkonusu iddianın gerçekle bir ilgisi olmadığı yönünde yanıt verdiler. Kısa süre sonra da, cepheden gelen benzer “muhnik gaz” şikayetlerinin arkası kesildi… ******************************************* Halbuki, Çanakkale’de 4,5 km’ye 1,5 km. gibi bir alana sıkışmış Anzac’lar ile, Seddülbahir burnuna kısılmış İngiliz ve Fransızlar’ın komutanları, o sırada “Türkler'in müttefiki Almanlar’ın tıpkı Batı cephesinde olduğu gibi Gelibolu’da da kimyasal gaz kullanacağından” tedirgindiler ve bu nedenle hemen önlemlerini almışlardı. Askere eldeki gaz maskeleri dağıttırılmış; ayrıca İngiltere'den de gaz maskesi istenmişti. Küçük kitapçıklarla da bir gaz saldırısı durumunda yapılacaklar anlatılıyordu. Haziran ve Temmuz aylarında gelen istihbarat raporları, Alman kimyasal silah uzmanlarından oluşan ekiplerin Türkiye'ye geldiğini ve bazı hazırlıklar içine girdiğini aktarıyordu. Bazı Türk yayın organları da kimyasal silahların çoktan Gelibolu'ya vardığı yolunda söylentiler çıkarmışlardı. Churchill, kendi planının başarısı için Osmanlı-Alman ittifakı kullanmadan önce Gelibolu'da gaz kullanmayı ısrarla öneriyordu ama, kimi siyasetçiler ve özellikle Kitchener ile Hamilton bu konuda hayli kaygılıydılar. Ancak, Londra'da ibrenin "Gelibolu'da gaz kullanımı" yönüne değişmesiyle birlikte bir gemiyle 85 ton klor gazı içeren 3000 tüp Mondros'a yollandı. Ancak, gemi limana girdiği tarihte, Gelibolu'nun kuzeyi çoktan boşaltılmıştı. Yük hiç indirilmedi ve gerisin geriye Avrupa cephesine yollandı. Gelibolu'da, her iki tarafın askerleri de, Batı cephesindeki gibi bir gaz savaşı yaşanacağına inanmıyorlardı. Bunun nedeni, kimi düşman askerinin hatıratına yazdığı gibi “Türk askerinin centilmenliği” ya da bazı Osmanlı subaylarının iddia ettiği gibi “Almanlar’ın isteksizliği” değil, düpedüz bilimsel gerçekler, coğrafik şartlar ve özellikle de İngiliz Parlamentosu'ndaki ahlaki kaygılardı… Çünkü Churchill dışındaki İngiliz siyasetçileri, Batı cephesinde çok zararını görmüş olsalar da, Gelibolu'daki düşmanlarına kimyasal silahlarla saldırıya ahlaki yönden olumlu bakmıyorlardı. Diğer yandan Almanlar da yarımadada tıkanıp kalan düşmanın daha fazla başarılı olamayacağını anlamışlardı. Diğer taraftan, Alman subayların, Gelibolu cephesinde bir kimyasal gaz saldırısı yapmayı düşünüp düşünmedikleri sorusu bir yana; saldırının yapılıp yapılamayacağı konusunda bir araştırma sürdürmüş olmaları ve bu araştırmanın sonucunun da “olumsuz” çıkmış olması pek muhtemel görünüyor. Çünkü, özellikle Anzac cephesinde neredeyse birbirine 10 metreye kadar yakınlaşan siper sistemleri üzerinde bir gaz saldırısının yapılamayacağını düşünmek için kurmay subay olmak gerekmiyordu. Arazinin çok engebeli olması ve yönü sık değişen rüzgarları ile Gelibolu yarımadası gaz saldırısı yapabilmek için uygun bir savaş alanı değildi. Gaz salındıktan sonra, kullanan tarafın askerlerinin de etkilenmesi kesin gibiydi. Almanlar, Avrupa cephesinde bu olayı birebir yaşamışlardı. O dönemde, bir teknik ekibin Almanya’dan geldiği ve cepheyi gezmiş olduğu rivayetlerini ciddiye almak gerekir. Çünkü Osmanlı Genelkurmayı da, gaz saldırısından korunmak için Alman Genelkurmayı’nca üretilmiş bazı yayınları Türkçe’ye çevirterek orduya dağıtmıştı… Bu yayında, ilkel ve elde bulunan malzemeden gaz maskesinin nasıl yapılacağı, gaz zehirlenmelerinin nasıl iyileştirileceği anlatılıyordu. Fakat bunların hiçbirine gerek kalmadı; İngilizler henüz bir etkili gaz silahı geliştiremediklerinden, Almanlar ise ürettikleri gaz silahını Çanakkale’de kullanmayı göze alamadıklarından, bir süre takılan gaz maskeleri de kısa zamanda çıkarılıp bir kenara atıldı… Savaş sonrası bölgeye giden Milli Ajans ve Tanin gazetesi muhabiri Cemil Hakkı Bey’in 22 Ocak 1916 tarihinde “Savaş Sonrası Çanakkale’den Mektup” başlığıyla yazdığı makale de, sadece sözkonusu kişinin o dönemdeki savaş teknolojisi hakkındaki bilgisizliğinin bir kanıtı olarak kayıtlara geçti: “Her iki tarafın siperleri yakınında patlatılan mayınların açtığı pek büyük çukurlara da sık tesadüf ediliyordu. Bu ateş sahasının ve siperlerimizin çoğunluğunda koyu paslı sarı, yeşilimsi geniş lekelere tesadüf bulunuyordu. Bunlar düşmanın attığı boğucu gazlı mermilerden meydana gelmiştir. Siper hatlarının gözümle görebildiğim uzun bölümünde bu lekelerden var. Bu boğucu gazlar ihtimal ki havanın cereyanından ziyade lekesinden pek çok insan boğulmamış ise de herhalde kusarak bayıldıkları olmuştur… İngilizleri medeni harpten uzaklaştıran bu kimyasal gazı kullanmaları belki yaradılış tabiatlarından, belki de acizlik neticesidir. İngiliz siperlerinde bu gaz lekelerine hiç tesadüf edilmemesi, bizim medeni harp yaptığımızı ispat eder…” Cemil Hakkı Bey’in bu dayanaksız değerlendirmesi, ne “İngilizler’in medeni harpten uzaklaştığı”nın, ne de “Osmanlı askerinin medeni harp yaptığı”nın kanıtıydı. Bu makale, savaş boyunca Mustafa Kemal'in adını bir kere bile anmayan, ama bütün varlığıyla Enver Paşa'yı ve "Turan" hayalini destekleyen Tanin gazetesinin, savaşın çirkin yüzünden etkilenmiş kitlelerin “sırf gönüllerini okşamak” için o dönemde hamaseten yayınladığı onlarca makaleden sadece biriydi.
Birinci Dünya Savaşı’nın Çanakkale cephesinde yaşanan bir diğer “gaz” olayı da, yine aynı cepheye özgü gelişen “lağım muharebeleri”nin neden olduğu benzer bir durumu işaret eder.
Lağım muharebeleri, “düşman siperlerinin altına doğru toprak altından oyulan galerilere patlayıcı yerleştirerek uzaktan patlatmak ve düşman olayın etkisinden sıyrılamadan atılarak sözkonusu siperleri işgal etmek” biçiminde uygulanan bir muharebe şekliydi. Önce Türkler'in başlattığı, ama her iki tarafın da zaman içinde mükemmelleştirdiği bu yöntem, kısa sürede ölümcül bir kabusa dönüşmüştü. Anzac'lar, lağım (tünel) açmak için özel bir makine de geliştirdiler. Ancak, bu makineyi Gelibolu'da değil Batı cephesinde kullandılar. Çünkü, icat kullanıma sokulana kadar yarımadadan tahliyeleri gerçekleşti. Lağım patlamasının etkileri de iki türlüydü: Patlamanın şiddetiyle ölmek/yaralanmak, tonlarca toprak altında kalmak, veya patlayıcı maddeden çıkan gazlar nedeniyle açılan çukur içinde havasız kalarak ölmek… Geniş bir alana yayılan siper şebekesini çökertmek ve onu ele geçirmek için ciddi miktarlarda patlayıcı kullanılıyor; bu maddelerin patlamasından da çok miktarda etkili gazlar çıkıyordu. Örneğin; 26 Haziran 1915, saat 07.35'te 57. Piyade Alayı’nın 2. Tabur komutanının alay komutanına gönderdiği bir raporda şunlar yazıyordu: ''Bomba Sırtı’nda düşmanın karşısında açmakta olduğumuz lağım patlamıştır. Sözkonusu dağda duman ve boğucu gazlar yayılmıştır. Derinliklerden çıkan gaz erlerimizin yüzlerini yaralamıştır...'' Gelibolu'da, gaz maskesiyle siperde saldırı bekleyen İngiliz askeri (solda)... Bir Anzac lağımının diagramı... Türk siperinin altında sona eriyor (altta)
Sadece “altında lağım patlatılanlar”
değil, bu lağımı patlatmaya kalkanlar da bazı gazlardan etkileniyordu.
Civara yayılmış lağım şebekesinin birinin patlatılmasından sonra, eğer bölge
yeterince havalandırılmazsa, patlamayı sağlayan patlayıcılardan çıkan gazlar
ciddi tehlike yaratıyordu. Örneğin; 29 Ekim 1915’te, Anzac bölgesindeki C2
tüneli henüz patlatılmış; Teğmen Bowra da, ip merdivenden inerek ana tüneli
kontrol etmek istemişti. Aşağı inerken Teğmen Bazeley’i de zehirli gazlar
hakkında ikaz etmişti. Bir süre geçtikten sonra dönmediği anlaşılınca,
Bazeley, Currington isimli bir erle birlikte aşağı inmişler; ancak, Bowra’yı
yerde baygın bulmuşlardı. Teğmen Bazeley, ip merdiveni tırmandı ama,
arkasından çıkmaya çalışan Currington, yarıda düştü. Yetişen Binbaşı Newcombe ile Teğmen Thom, Currington’u zorlukla yukarı çıkarabilmişlerdi.
Tünellerde çalışan askerlerin sık sık karbon monoksit ve karbon dioksit
zehirlenmelerinden etkilendikleri de bilinmeyen bir konu değildi… *******************************************
John Singer Sargeant'ın ünlü tablosu: Cephede gaz etkisiyle kör oldukları için birbirine tutunarak yürüyen İngiliz askerleri...
Sonuç: Bugün, askeri arşivlerde yapılan araştırmalar, Çanakkale savaşında düşmanın kimyasal silah kullandığına ilişkin bu iddiaların, "kimyasal silahların kullanılabileceği konusunda uyarılmış Osmanlı subaylarının aşırı duyarlılığı sonucu" ortaya çıktığını gösteriyor. Belli ki, top mermilerinin yarattığı duman ve yoğun bombardıman sırasında ortaya çıkan bazı gazlar ve su buharı, bilgisizlikten yanlışlıkla zehirli gaz sanılmış. Tek bir cümleyle ifade etmek gerekirse, Çanakkale savaşı boyunca, ne İtilaf ordusu ve donanması, ne de Almanlar’ın yönetimindeki Osmanlı ordusu “kimyasal silah” olarak nitelenebilecek herhangi bir savaş malzemesi kullanmadılar. Çanakkale cephesinde yaşanan gerçekler bunlardı ama, 90 sene sonra Başbakanlık Osmanlı Arşivleri adlı kurumun, hiçbir bilimsel tasnife tabi tutmadan ortaya atıp bıraktığı birkaç belge, ciddiyetsiz ve art niyetli kişiler ile bazı medya organlarınca kasıtlı olarak çarpıtılarak topluma aktarıldı…
|
|||||||||||||||||||
| Yetkin İşcen İletişim adresi :
|