Aslen İrlandalı olan Yüzbaşı Henry Hugh Gordon Dacre Stoker, İngiliz Kraliyet Donanması’nda subaydı. Ünlü korku romanı “Dracula”nın yazarı Bram Stoker’ın da yakın akrabasıydı. Çevresinde “son derece neşeli ve dinamik” bir insan olarak tanınıyor; neden denizaltıcılığı seçtiğin konusunda oldukça gerçekçi davranıyordu: Çünkü donanma, bu hizmet için günde 6 shilling tazminat ödüyordu ve onun da her bekar subay gibi paraya ihtiyacı vardı.

Henry polo oynamaya çok meraklıydı. Sydney’de yaşayan, kendisi gibi polo meraklısı zengin birinin para karşılığı kendisiyle oynayacak kişiler aradığını duymuştu. Bu kişiye nasıl ulaşacağını araştırırken kulağına gelen bir haber onu hemen harekete geçirdi: İngiltere’nin denizaşırı dominyonu Avustralya, kendi kıyılarında daha otonom bir kontrol sağlamak için zamanın en hızlı ve vurucu denizatlısı olan “E” tipi denizatlılardan ikisini satın almıştı ve Donanma, bunları oraya götürecek gönüllü subaylar arıyordu. Hiç düşünmedi Henry; çoğu subayın arzu etmeyeceği bu göreve hemen talip oldu.

Denizatlılara “AE1” ve “AE2” adı verilmişti. Bu iki gemi, 10 Şubat 1914 günü Avustralya’ya doğru yola çıktılar. Yaptıkları 12.000 millik yol, zamanın şartlarına göre bir rekordu. Havanın izin verdiği ölçüde yedekte, bunun dışında da kendi motorları ile yol aldılar. Yolculukları tamamıyla sorunsuz geçmedi; örneğin, Akdeniz’i geçerken AE2’nin pervanesi imalat hatası yüzünden bozuldu. Az kalsın, dümen donanımında bir sorun olan AE1 ile çarpışacaktı.

AE2 Malta'da dokta...

Gemiler, önce Malta, sonra sırasıyla Colombo, Singapur, Darwin ve Cairns limanlarına uğrayıp 24 Mayıs 1914 günü Sydney’e vardılar. Avustralya, artık, Avrupa dışındaki en modern denizatlılara, güçlenmiş komple bir donanmaya sahipti. Bu sıralarda savaş bulutları da toplanmaya başlamıştı. Avustralya Kraliyet Donanması (RAN-Royal Australian Navy) becerisini gerçek deniz savaşlarında deneyecekti.

Fırtına ilk önce Balkanlar’da patladı… Birkaç gün sonra da İngiltere ve – Britanya İmparatorluğu’nun bir parçası olduğundan – Avustralya da savaşa girdi. Avustralya’nın söylemi, “Anavatanın yanında, onu yardım etmek ve savunmak için son adam ve son kuruşa kadar”dı… AE2, savaş ilan edildiğinde Melbourne’da tamir ediliyordu… Tamirat hemen bitirildi ve AE1 ile birlikte kuzeye, Almanlar’ın denetiminde bulunan Yeni Gine’nin Raboul kentine gönderildi. Bölge Almanlar’dan temizlenmiş, kent 11 Eylül 1914 günü ele geçirilmişti.

Görevi tamamladıktan sonra AE2, 1914’ün sonlarında Avustralya’ya döndü. Bu arada RAN, Almanlar’ı Pasifik’ten kovmuş, Henry Stoker ve adamları işsiz kalmıştı. Boş boş oturmaktan sıkılan Stoker’ın, Donanma komutanlığı’ndan “anavatanın dışında” görev istemesi üzerine AE2, Aralık 1914’te Avustralya’yı terk eden ikinci konvoyla birlikte Orta Doğu’ya doğru yola çıktı.

Aslında Baltık’taki Donanma’ya katılmak için yola çıkmıştı ama, Port Said’e vardıktan sonra AE2’nin rotası Doğu Akdeniz’e doğru değiştirildi. Yeni görevi icabı Çanakkale Boğazı önünde devriye gezecekti. Bu bölgeye doluşan İtilaf Devletleri donanmasına ait gemiler arasında başka denizaltılar da vardı. İngilizler’in “E” sınıfı adını verdiği bu denizaltılar sık sık Çanakkale Boğazı’ndan Marmara’ya girmeye teşebbüs ediyorlardı ama, henüz hiçbiri bunu başaramamıştı.

İtilaf Devletleri donanmasının orduya yapacağı yardıma ait planlarda, Türkler’in İstanbul’la olan bağlantısını kesmek için, ordu karaya çıkmadan önce, Marmara’ya denizaltı sokmak gibi cüretkar düşünceler de vardı. Bölgedeki Türk kuvvetlerinin, ikmal ve takviye açısından merkeze, İstanbul’a bağlı bulunduğu biliniyordu. Bunlar ya gemiyle denizden, ya da karadan gönderilebilirdi. Fakat, Türkler’in en çok deniz yoluna güvenecekleri kabul ediliyordu.

Yüzbaşı Henry Hugh Gordon Dacre Stoker

Çünkü, kara yolunun Türkler için birçok sakıncası vardı. her şeyden önce; en yakın durak olan Uzunköprü trenle 150 mil uzaktaydı. Buradan Boğaz’ın dar kısmına şose yolla 100 mil daha vardı. Yani 7 günlük bir yol daha… Şose güzel olmakla birlikte, Türklerde motorlu araç olmadığından bu yolla sevkedilen eşya ve cephane, saatte azami 2,5 mil bir süratle yol alan öküz ve manda arabalarıyla taşınıyordu. Kara yolunun bir diğer sakıncası da, bu yolun Bolayır mevkiinde, Saros’taki harp gemilerinin ateşi altında tutulabilmesiydi. Türkler, bu şartlar altında cepheyi bol cephane ve erzakla donatamayacaklarını biliyorlardı ve bu yüzden deniz yoluna özen veriyorlardı. Oysa yarımada, denizden Haliç’e kadar 150 milden az olduğu gibi, kıyılardaki küçük koylar da eşya ve asker indirmeye çok uygundu.

Sıkı gözetim altında tutulan ve güçlü bir şekilde savunulan Çanakkale Boğazı’ndan su üstü gemileri geçemediği gibi denizaltılar da geçemiyordu. Neredeyse bütün Boğaz’a ağ gerilmiş ve mayınlar döşenmişti. Bu nedenle, ilki Şubat’ta, ikincisi ise Mart’ta olmak üzere, yapılan iki teşebbüs de sonuçsuz kaldı. Hatta, 17 Nisan 1915 günü, Yzb. T.S. Brodie kumandasındaki İngiliz E15 denizaltısı, bu engelleri aşmaya çalışırken Kepez Burnu’nda karaya oturdu; Türkler’in ateş açması sonucu komutanı ve mürettebatından 6’sı öldü, gerisi esir edildi.

Bu arada, gemisiyle Boğaz dışında beklemekte olan Henry Stoker da sıkılıyor, komutanlığa kendisine izin verilmesi için başvuruyordu. Diğer denizatlıların başarısız girişimlerinden sonra Doğu Akdeniz Donanması Komutanı Amiral de Robeck, AE2 ve kaptanı Stoker’a bir şans tanımaya karar verdi. AE2, 24 Nisan’ı 25 Nisan’a bağlayan gece yarısı yola çıkacaktı.

AE2, Boğaz’daki yolculuğunun ilk dakikalarında, Türkler’in ışıldaklarından ve sahilden açılan ateşten bir süre kaçtı ama sonra dalmak zorunda kaldı. Ne var ki, ön derinlik dümeninin mili kırılmış ve manevra yeteneği azalmıştı. Aslında, görevi bırakıp geri dönmesi gerekiyordu ama hasar çabucak onarıldı. Geceyarısından sonra yoluna devam eden AE2, yine birkaç ışıldak ve mayın tarlasından geçtikten sonra Marmara’ya ulaşmayı başardı. Aynı dakikalarda, 15.000 askerden oluşan ANZAC Kolordusu da Kabatepe kuzeyindeki Arıburnu’na yapılan çıkartmayla karaya ayak basıyordu…

Marmara’ya ulaşan ve ara sıra su yüzüne çıkıp etrafı kontrol eden AE2, bir pusula hatası yüzünden az kalsın karaya oturuyordu. Bu arada Türk hatlarından açılan ateşin altında kaldı, ama isabet almaktan kurtuldu ve tekrar derin sulara dönmeyi başarabildi. Kaptan Stoker, Marmara’ya girer girmez telsiz sinyaliyle Amiral de Robeck’i uyarmış ve görevi başardığını bildirmişti…

Bu sinyal çok kritik bir anda ulaştı komuta merkezine… O sırada Amiral de Robeck, General Ian Hamilton’la karaya indirilmiş ANZAC güçlerinin acilen geri çekilmesi gerektiğini söyleyen General Birdwod’un raporlarını tartışıyordu. Hamilton, durumun kötülüğü karşısında Birdwood’un isteği doğrultusunda karar vermek üzereydi ki, AE2’nin sinyalı de Robeck’e ulaşmıştı. Bunun üzerine fikrini değiştiren General Hamilton, General Birdwood’a tarihe geçecek şu mesajı iletti:
“Haberleriniz gerçekten çok ciddi… Ama, Avustralya denizaltızı Boğaz’ı geçti ve Çanak’ta bir gemiyi batırdı. Bulundukları yeri tutmak için adamlarınızın azami gayret göstermelerini sağlayın. Siperlerinize gömülün ve oraya yapışın; kazın, kazın, kazın…”

O sırada Henry Stoker ve ekibi, savaşın kaderini değiştirdiklerinin farkında bile değillerdi. Onların telsiz sinyali üzerine verilen bu emir, geri çekilme konusundaki bütün düşünceleri silmiş ve ANZAC askerlerinin 8 ay sürecek Gelibolu macerası başlatmıştı. AE2, ilk 4 gün içinde bir nakliye gemisini batırmış ve kendilerinden 2 gün sonra İngiliz E14 denizaltısının da Marmara’ya girdiğini haber almışlardı. İki denizaltı, 30 Nisan günü Karabiga-Karaburun’un 5 mil kuzeyindeki bir noktada buluşmak üzere sözleşmişlerdi… Ama bu buluşma asla gerçekleşmeyecekti…

AE2 ve mürettebatı, 1914'te Portsmouth'ta...

*************************************

Marmara’ya düşman denizatlılarının girdiği hemen duyulmuştu. O sıralarda İstanbul’dan cepheye gönderilen askerler ve mühimmat Şirket-i Hayriye gemileriyle taşınıyor; onlara da donanmanın küçük gemileri refakat ediyordu. Bu nedenle Marmara birçok kısma ayrılmış ve her kısım için de bir karakol gemisi görevlendirilmişti. Bu gemiler gündüz nakliye gemilerine refakat ediyorlar; bunun dışında da Marmara’ya girdiği duyulan denizatlıları arıyorlardı.

25 Nisan 1915 de “Sultanhisar” gambotunun kaptanı Ali Rıza Bey için sıradan bir gündü. O günün sabahı, bir denizaltının Boğaz’ı geçip Kepez önlerine kadar dalmaya bile gerek duymadan ilerlediğini ve daha sonra sahilden top ateşi açıldığını görünce dalmaya mecbur kaldığını duymuştu. Bu denizaltı, aynı gün, Çanakkale ile Maydos (Eceabat) arasında dolaşan Turgut zırhlısına da torpil atmış, ama saldırısından bir sonuç alamamıştı. Bu nedenle araştırmalar sıklaştırılmıştı.

Sultanhisar gambotu, Fransa'da yapılıp 1907'de donanmaya katılmış, firstclass bir torpidobottu...1928'de emekli oldu, 1935'te de söküldü...

Sultanhisar, 27 Nisan günü öğleyi biraz geçe, yarım yol Gelibolu’ya doğru ilerlerken Şirket-i Hayriye’nin 38 numaralı gemisini gördü. Ufacık yolcu vapuru tıklım tıklım asker doluydu ve bu yüzden de biraz yan yatmıştı. Bir süre beraber yol aldılar; Gelibolu’ya oldukça yaklaşmışlardı. Tam o sırada Sultanhisar mürettebatı, 38 numaraya doğru yaklaşan bir torpil izi gördü ve gemiye işaret verdi. Torpili atan gemi görünmüyordu. 38 numaranın önünü derhal karaya çevirmesi üzerine torpil hedefi tutturamadı ve karaya doğru ilerledi; biraz sonra da büyük bir gürültü ile patladı.

Rıza Kaptan, esir ettiği AE2 mürettebatını İstanbul'da Alman subaylara teslim etmek istememişti...

Rıza Kaptan, bu fırsatı değerlendirmeyi ve denizatlıyı yakalamayı düşünüyordu. Bu yüzden mıntıkadan ayrılmamaya karar verdi; iki saat kadar aynı bölgede dolaştı, ama bir şey bulamadı… Saat 4.00 civarında bu araştırmaya son vermek zorunda kaldı; çünkü, Maydos’tan Liman von Sanders Paşa’yı alıp Gelibolu’ya getirmek zorundaydı. Son 15 gündür devriye görevinin yanı sıra Alman generalini taşıyıp duruyordu.

28 ve 29 Nisan günleri, günlük olağan görevlerini yerine getiren Sultanhisar kaptanı Rıza Bey İstanbul’dan bir emir aldı. Merkez, “Sultanhisar’ın görev yerini bırakıp Rumeli sahilini izleyerek İstanbul’a dönmesi”ni istiyordu. 30 Nisan sabahı, günün ilk ışıklarıyla Gelibolu’dan demir alan Rıza Kaptan istemeye istemeye İstanbul istikametine yola çıktı. Aklı hala torpilini gördüğü denizaltındaydı…

Gelibolu’dan iyice uzaklaştıkları bir sırada Rıza Kaptan aniden fikir değiştirdi ve mürettebata yeni bir emir verdi: “Karaburun’a… “ Birkaç gün önce yine bir denizci arkadaşından bu bölgede bir denizaltı görüldüğünü duymuştu. Emirlere karşı çıkma pahasına şansını son bir kez denemek istiyordu.

Karaburun açıklarında dolaşmaya başladılar. Tüm mürettebat, gözler ufukta denizi tarıyordu. Çok geçmedi, biri bağırdı: “Pruvada bir tekne…” Herkes teknenin ne olduğunu anlamaya çalışırken gözcü yine bağırdı: “Tekne kayboluyor…” Tam yol yaklaşıyorlardı, ama teknenin göründüğü noktaya vardıklarında orada bir şey bulamadılar. Sadece deniz üzerinde yağ olduğu seçiliyordu. Sultanhisar hırsla daireler çizmeye başladı su üzerinde… Denizaltının ne yöne gittiğini anlayamamıştı Rıza Kaptan; Marmara Adası’na doğru yaklaşıyorlardı.

Bu sırada gözcü bağırdı: “İskele başomuzluğumuzda bir periskop…” Bunu duyan topçular, silahların başına geçmişler, Rıza Kaptan da “ateşe hazır ol” komutu vermişti. Ateş emriyle birlikte bütün gözler denizatlıya çevrildi. İlk mermi kısa düştü, ama ikinci periskobun tam suyu yardığı yere vurdu ve bir çatırtı kopardı. Bu isabet üzerine peşpeşe birkaç atış daha yapıldı. Denizaltı periskobunu içeri çekmek zorunda kalmıştı. Artık görünmüyordu, dalmıştı…

Rıza Kaptan, Sultanhisar’ı, denizaltının kaybolduğu alan üzerinde döndürmeye karar vermişti. 93 tonluk teknesi, deli gibi daireler çiziyordu suyun üzerinde… Yarım saat kadar sonra mürettebat bir ağızdan haykırdı; “Çıkıyor, çıkıyor…”

Denizaltı bu kez kulesini de çıkarmıştı sudan dışarı; 1.500 metre kadar uzaktaydı Sultanhisar’dan… Rıza Kaptan toplara yine ateş emri verdi ve gemisini denizaltının üzerine çevirdi. Ama, denizaltı bu yoğun ateşten bunalmış tekrar dalmıştı. Dalarken de bir torpil göndermişti Sultanhisar’a…

Rıza Kaptan ustalıkla kurtuldu bu torpilder, ama kızmıştı denizatlıya… Ona, kendi silahıyla karşılık vermeye karar verdi ve torpillerinin ateşe hazırlanmasını emretti. Ne var ki, Sultanhisar’ın attığı ilk torpil fırlamamıştı bile yerinden; barutu ıslaktı… Bu sırada denizatlıdan ikinci torpil geldi. Bundan da kıl payı kurtuldu Sultanhisar… Ellerinde bir torpil, iki de 37 mm.’lik top vardı; torpillerden biri patlamamıştı, sonuncunun da ne yapacağı belli değildi.

Sultanhisar'ın topçu eri Edremitli Ömer ve çavuşu Ahmet...

Sultanhisar Gelibolu açıklarında...

Denizaltı yine batmıştı… Sultanhisar dakikalarca bekledi. Neden sonra kulesini de sudan çıkaran denizaltının Tekirdağ istikametine kaçtığı fark edildi. Arayı epey açmıştı. Sultanhisar tam yol takıldı peşine; bir yandan da top ateşi yapıyordu. Ama, 37 mm’lik top mermilerinin denizatlıyı etkilediği söylenemezdi. Sonunda, ikinci torpili de kullanmaya karar verdi Rıza Kaptan. Bu arada denizaltı yönünü Erdek Körfezi’ne doğru çevirdi… Peşindeki torpilden kurtulmuş, bir süre gittikten sonra yine dalmıştı…

Son dalış, Sultanhisar’ın mürettebatını çıldırtmıştı. Kaçıncı seferdir ellerinden kaçıyorlardı. Gözlerini kırpmadan, Erdek yönüne doğru su üzerinde geniş daireler çizmeye başladılar. Dakikalar sonra sular yine kabarmaya başladı ve denizaltının kulesi 500 metre kadar ileride tekrar su üstüne çıktı. Bu kez tamamen çıkıyordu sudan. İki düşman, sanki birbirlerinin üzerine atılmak için ringde yerlerini alıyorlardı. Daha önce hep periskobu ve kuleyi gören Rıza Kaptan, bu kez geminin bütününü görmüş ve burnunda iri harflerle yazılı ismini okumuştu: “AE2”…

Denizaltının düşman donanmasının İngiliz kanadına ait olduğunu anlayan Ali Rıza Kaptan, müsademeye girmeden önce Karaburun hizalarında dolaşan “Zühaf” gambotuyla Hora önlerinde dolaşan “Aydın Reis” gambotuna işaret vermişti. Ne var ki, her iki gemi de kendi alemindeydi; Sultanhisar’ın işaretini görmemişlerdi. Rıza Kaptan, bunun üzerine, denizaltının kıç taraf dümenlerini kestirdi gözüne… Orayı mahmuzlayacaktı… Saat, sabahın 10.50’siydi…

Tam yolla AE2’nin üzerine giderken, denizaltı baş tarafını suya daldırmaya başlamıştı. Sultanhisar’ın başı AE2’nin sancak derinlik dümenine çarptı. Rıza Kaptan, artık denizaltının tekrar su üstüne çıkabileceğinden emin değildi. Bu nedenle hız kesti, olduğu yerde kaldı. Kaldı ama, bu kalış az kalsın Sultanhisar’ın da sonu oluyordu: Suya gittikçe gömülen AE2, beklenmedik bir şekilde, aniden Sultanhisar’ın yanıbaşında su üstüne fırlayıvermişti… Rıza Kaptan gemisini hemen geri çekti ve beklemeye başladı.

AE2’nin tamamı su üstüne çıkınca tüm Sultanhisar mürettebatı dikkat kesilmiş, topçular elleri tetikte beklemeye başlamışlardı. Bu sırada denizaltının kulesine yavaş yavaş Britanya İmparatorluğu bayrağı çekildi. Ardından kapak açıldı ve kuleden güverteye inen askerler gömlek, şapka sallamaya başladılar. Teslim olmaya karar vermişlerdi; çünkü gemileri batıyordu. Bütün askerler birer birer denize atlarken geminin üzerinde bir subay kalmıştı. Bu subay geminin kaptanıydı ve Marmara’ya gömülen gemisinin üzerinde göğsüne kadar suya batmış, ama bayrağına selam durmaktan vazgeçmemişti.

Rıza Kaptan, AE2’yi bilinçli bir manevrayla batırmıştı. Daha kısa zaman önce Türkiye’ye bir İngiliz talim heyeti vardı ve Türk denizcilerini eğitmişlerdi. Dönmeleri ve sonuçta çaresiz kalınca dümenler üzerinden mahmuzlamayı onlar öğretmişti…

Sultanhisar suya dökülen denizaltı personelini toplamayı bitirdiği sırada Aydın Reis ve Zühaf da yetişmişlerdi. Önce, 32 esirin bir kısmını almayı önerdiler, ama Rıza Kaptan bunu kabul etmedi. Bunun üzerine Aydın Reis’in daha kıdemli olan kaptanı, esirleri Çanakkale’ye götürmesini emretti, ama Rıza Kaptan bu emri de yerine getirmedi; yönünü Gelibolu’ya çevirdi. Orada, bir denizaltı batırdığını ve 32 kişilik personelini esir aldığını önce Liman von Sanders’e bildirdi; sonra gemisine karadaki çarpışmalarda esir edilmiş bir Fransız ve bir İngiliz kara askerini alarak İstanbul’a geldi.

 Rıza Kaptan'a Başkumandan vekili Enver Paşa tarafından verilen takdirnamenin alt kısmında Sultanhisar'ın AE2'yi mahmuzlaması resmedilmiş...

 

Yzb. STOKER’A NE OLDU?

Yzb. Stoker ve AE2'nin mürettebatı, İstanbul'a getirildiklerinde...

 

 

 

 

 

 

 

 

Yzb. Henry Stoker aslen İrlandalı’ydı. Gemisini batırıp Sultanhisar Kaptanı Rıza Bey’e teslim olduktan sonra, onun tarafından mürettebatı ile birlikte İstanbul’a götürüldü ve Harbiye Nezareti yetkililerine teslim edildi.

Stoker ve AE2 mürettebatı, savaş yıllarını Afyon'daki esir kampında geçirdiler... Bazıları Toros üzerinde Belemedik mevkiinde demiryolu tünel inşaatlarında çalıştırıldı. Bunlardan biri olan Stephen John Gilbert, orada öldü ve oraya gömüldü (üste). Sağ kalanlar ise, savaşın sonunda esir mübadelesi ile yurtlarına döndüler.

Stoker ve ekibi, 3 yıl boyunca savaş esiri olarak Afyon’da tutuldu. AE2 mürettebatından bazıları bu süre içinde birkaç kez firar girişiminde bulundular. Ama, bu girişimlerin hiçbiri sonuç vermedi. Stoker’ın kendisi de iki kez firar etti, ama ikisinde de yakalandı. Özellikle ikinci yakalanışı çok sansasyoneldi; İzmir limanında, kadın kıyafetinde bir kayığa binerken ele geçmişti. Kadın giysilerini nereden bulduğu ise anlaşılamadı. Stoker, kaçma girişimleri nedeniyle bir ceza görmedi, ama ekibinden 4 kişi kötü yaşam koşulları ve kolera nedeniyle esarette öldü.

Savaştan sonra esir mübadelesi sayesinde ülkesine dönen Stoker kötü bir sürprizle karşılaştı. Gemisini batırdığı için ona madalya vermemişler, bunun yerine “K” sınıfı bir denizatlıya atamışlardı. Buna kırılan Stoker istifa ederek Londra’ya geldi ve çeşitli sahne, tiyatro kumpanyalarında oyuncu olarak çalışmaya başladı. 1970’te ölümüne dek de oyunculuk yaptı. Hiç evlenmedi, çocuğu da olmadı. Batırdığı gemisinden çıkarken yanına aldığı siyah deri çantasını da ölmeden önce kuzeni Mrs. Primrose Stoker’a emanet etmişti.
 

 

 

 

 

 

AE2’YE NE OLDU?

AE1 ve AE2, Vickers Maxims firmasının Barrow-in-Furness’teki tersanelerinde yapılmış ve RAN’a (Royal Avustralian Navy) 1914’te katılmışlardı. Her ikisi de 655 ton ağırlığında ve 54 metre uzunluğundaydı. Mukavim tekne çapları ise 6,5 metreydi. 1.750 HP gücünde 2 adet 8 silindirli dizel motor sayesinde satıhta 15 mil, sualtında ise 9 mil yapabiliyorlardı. Silah olarak 18 inch’lik 4 torpido tüpüne sahiptiler.

İki denizaltı, katıldıkları Pasifik seferinde Almanlar’ın işgalindeki Yeni Gine’nin önemli kentlerinden Raboul’un geri alınmasında görev yaptılar. Bu olaydan 3 gün sonra, AE1, New Britain bölgesinde, Bismarck Takımadaları civarında ardında bir iz bırakmadan kayboldu. Bugüne kadar kazanın nedeni anlaşılamadığı gibi, kaza yeri hakkında da net bir ipucu bulunamadı.

AE1 ve AE2, İngiltere’den Avustralya’ya kadar aldıkları 12.000 millik yolla yüzyılın başlarında sahip olunan teknoloji çerçevesinde önemli bir rekora da imza atmışlardı. AE2, Avustralya’dan tekrar Akdeniz’e dönerek bu konuda deneyim kazandığını da göstermekten başka, Marmara’ya girmeyi başararak başka bir “ilk”e de imza attı. Ancak kötü kaderi, onun Marmara’dan çıkmasına izin vermeyecekti…

AE2, battığı 1915 yılının Nisan ayından 1998 yılının Haziran ayına kadar, Marmara Denizi’nin 72 metre derinliğinde yattı. Avustralya Hükümeti’nin, araştırma ricasıyla başlayan birkaç yıllık bir serüven, bu denizaltının ünlü sualtı araştırmacımız Selçuk Kolay tarafından bulunmasıyla sona erdi. Selçuk Kolay, önce arşivlerde, sonra görgü şahitlerinden topladığı bilgilerle tahmini olarak belirlediği bir sahada yaptığı sualtı araştırması sonucu, gemiyi 83 yıl sonra Karaburun’un 4 mil kuzeybatısında buldu. Yaptığı dalışta, bulgusunu geminin fotoğraflarını da çekerek kanıtlayan Selçuk Kolay, kulenin üstündeki kaporta kapağının, aynı Kaptan Stoker’ın terk ettiği gibi yarı açık durduğunu ve bu aralıkta da oldukça büyük bir mığrı balığının nöbet tuttuğunu gözlemlemişti..

   

İki kaptanın hikayesi... Rıza Kaptan, emekliliğinde AE2'yi nasıl batırdığını yazdı. Gazeteci Benchley çifti de, Stoker'ın hayat hikayesini kitaplaştırdı...

AE2, eğer hükümetlerarası görüşmeler olumlu sonuçlanır ve finansman sağlanırsa, önümüzdeki yıllarda su üstüne çıkarılıp onarıldıktan sonra müze yapılacak. Bu denizaltı-müzenin de Gelibolu Yarımadası’nın koylarından birine bağlanması düşünülüyor.

 

Yetkin İŞCEN

Mart 1999 tarihinde FOCUS dergisinde yayınlanmıştır.

< Geri

 

 

Yetkin İşcen İletişim adresi :

yiscen@hotmail.com