Sultanhisar ile AE2'nin Marmara denizindeki mücadelesini anlatan tablo...

 

 

BİZİMKİLER BİTTİ; BAŞKALARININ KAHRAMANLARINA ANIT DİKİYORUZ...

 

Şu yeryüzünde her şeyin bir haddi hududu var… Fizik anlamda havanın, suyun, güneşin, denizin, toprağın olduğu gibi, manevi anlamda da insan ilişkilerinin, sabrın, hoşgörünün ve anlayışın da bir haddi, bir sınırı var… Hiç bir şey öyle sonsuz değil…

Bunu niye söyledim?

Gerek Türk gerekse bazı Avustralya gazetelerinde okuduğum bir haber yüzünden söyledim.

Haber şu:

1915 yılında Marmara denizinde Sultanhisar gambotumuz tarafından batırılan AE2 isimli Avustralya denizaltısının esir edilen Avustralyalı mürettebat adına Türkiye’nin çeşitli yerlerine anıt-rölyef dikilecek… 35 yıldır Avustralya’da yaşamakta olan Türk kimya mühendisi Vecihi Başarın, bu proje için Afyonkarahisar Valisi Haluk İmga’yı makamında ziyaret etti…

Tıpkı şu ünlü deve hikayesi gibi; “Nerem doğru ki, düzelteyim” demiş ya…

 

Muavenet-i Milliye'nin Türk (Bnb. Ahmet) ve Alman (Bnb. Firle) kaptanları Goliath'ı; Sultanhisar'ın kaptanı Ali Rıza Bey de AE2'yi suya gömdükleri için birer madalya almışlardı...

Madde 1- Çanakkale savaşı sırasında “Çanakkale Boğazı’nı ilk kez geçen düşman aracı” olarak tanınan AE2 isimli Avustralya denizaltısı, olaya neresinden bakarsanız bakın, yaşandığı dönem itibarıyla bir “düşman”dı.

Bertaraf edilmiş bir düşman gücünün ve aracının adına anıt diken bizden başka bir millet var mıdır acaba? Eğer çoksa, niye biz sadece AE2 için anıt dikiyoruz? Hemen kolları sıvayıp Türk topçusunun boğaz sularına gömdüğü Bouvet adlı Fransız zırhlısında yok olan 650 kadar Fransız askeri için de 81 vilayetimize birer anıt-rölyef yapmalıyız… Belki bu da yetmez; Muavenet-i Milliye isimli gambotumuzun 500 kadar İngiliz denizcisiyle Morto koyuna gömdüğü İngilizler’in Goliath isimli zırhlısı adına da bir o kadar anıt dikmezsek Kraliçe’nin hatırı kalır… Majestik isimli diğer zırhlıyı göz ardı edebiliriz. Çünkü, onu Kabatepe açıklarına gömen bir Alman denizaltısıydı. O sıralarda her ne kadar Almanlar’ın müttefikiysek de, bu cinayete(!) elimiz deymiş sayılmaz…

Sultanhisar, güvertesindeki küçük çaplı toplarla AE2'nin gövdesinde üç delik açmıştı ama, denizaltıyı batıran kendi kaptanı oldu...

Madde 2- Avustralya donanmasının iki denizaltısından biri olan AE2’yi bizim Sultanhisar gambotumuz batırmamıştı. AE2, kendi kendisini batırmıştır. Zaten Sultanhisar, tonaj açısından kendinden hayli büyük olan (Sultanhisar 93, AE2 800 tondu) AE2’yi torpillemeden batıramazdı. Torpil atmış ama isabet ettirememişti. Attığı birkaç küçük çaplı top mermisi de pek zarar vermedi. Bunun üzerine, denizaltının kuyruk dümenine “mahmuzlama” tabir edilen biçimde çarparak hasar vermiş ve denizaltının dalmasını engellemişti. AE2’nin teslim olması işte bu nedenlerdendir. Denizaltının kaptanı Yzb. Stoker, teslim olmaktan başka çaresi olmadığını görmüş; ama AE2’yi terk ederken geminin dalarken kullandığı yöntemi kullanarak, yani dalma tankı vanalarını açarak kendi gemisini batırmıştır. Çünkü, gemisi henüz 14 aylık yepyeni bir gemiydi ve son teknolojiyi barındırıyordu. Bu nedenle düşman eline geçmemeliydi...

Bu durum, sonuçta önemli bir ayrıntıdır. Türk gambotu yakaladığı denizaltıyı batıramamış ama teslim olmaya zorlamıştır. AE2 de “teslim olmuş ve kendi kendini batırmış”tır…

Dünyanın hiçbir yerinde de, düşman gemisinin "kendini batırdığı yere" anıt diken bir millet yoktur. (Örneğin; İkinci Dünya Savaşı’nda Montevideo körfezinde İngiliz donanmasınca kıstırılan ünlü Alman zırhlısı Graf von Spee de tıpkı böyle kendi kendini batırmıştır. Ama İngilizler’in gidip de Uruguay’ın çeşitli kentlerinde anıt diktiğini duymadık…)

Avustralyalı ve İngiliz esirler Afyonkarahisar esir kampında...

Toros tünelleri inşaatında çalıştırılan Avustralyalı esirler

Avustralyalı esirler Belemedik esir kampında...

AE2'nin kürettebatından Haggard, Kaptan Stoker ve Cory Belemedik'te

Madde 3- AE2’nin Sultanhisar gemisine teslim olan mürettebatı, önce İstanbul’a götürülerek günlerce hapsedilip sıkı şekilde sorgulanmışlar; ardından Afyonkarahisar’daki ana toplama kampına sevkedilmişlerdi. Oradan da Belemedik esir kampına yollanarak ağır işlerde çalıştırılmışlardır. Bu ağır işlerin başında da, Bağdat demiryolu projesi kapsamında Toros dağlarında açılmakta olan demiryolu tünellerinde çalışmak gelir. Gerek Stoker’ın kendisi, gerekse mürettebattan bazı subayların yazdıkları günlük ve hatıratlardan, özellikle Afyon’daki esaret hayatının çok kötü olduğu, bu kampta esirlere kötü davranıldığı ve beslenme, sağlık gibi hayati meselelerin pek önemsenmediği öğrenilmektedir. Kamp komutanları esirlere acımasızdı; hatta bu nedenle biri görevden alınmıştı…

AE2 denizaltısı hakkında bugüne kadar en kapsamlı ve dünyada çok satan kitabı yazan Fred ve Elizabeth Brenchley, “Stoker’ın Denizaltısı” isimli eserlerinde bu ayrıntıları bize de aktarmış:

“…… Kızılhaç anlaşmalarına göre, esirlere verilecek olan yiyecek ve cezaların, sıradan Türk askerine verilenle aynı olması gerekiyordu. Ancak, AE2’nin mürettebatı yakalandıktan sonra teori ile gerçek arasında büyük bir boşluk olduğu anlaşıldı. Türkler, savaş esiri kamplarının bağımsız denetimine izin vermiyorlardı….”

“…….Belemedik’te arazi o kadar zorluydu ki, Türkler kampın etrafına çit koymaya bile gerek duymamışlardı. Sıtmaya elverişli bir yerdi; sıcak, nemli ve havasızdı, sivrisineklerle doluydu……..”

…….Avustralyalı savaş esirlerinin Belemedik deneyimi, İkinci Dünya Savaşı’nda Burma tren yolunun Japon köle işçi kamplarıyla korkunç bir biçimde tekrarlanacaktı…….”

“…….Belemedik esirlerinden bazıları iyi organize edilmeyen kaya patlamaları sırasında öldü. Koşullar korkunç ve yiyecekler kötüydü…….Kaçanları yakalayacak Türkler’e büyük ödüller vaad edildi. İnşaatın sürdüğü tepelerde Rum, Ermeni ve hatta askeri görev yapmaya uygun olmayan, Türkler de dahil tam 30.000 esir tren yolu inşaatında çalışmaya zorlanmıştı…..”

“……..Belemedik’te en kötü felaket hastalıktı. AE2’nin bütün tayfası tifoya karşı aşılanmıştı. Buna karşın, diğer hastalıkların yanı sıra, sıtma ve menenjit aşırı kalabalık kampı kırıp geçirdi. Mürettebattan dört kişi esir olarak öldü. Denizaltıcıların neredeyse hemen hepsi Türkiye’den canlı cenazeler olarak ayrıldı ve birçoğu yaşamlarının geri kalanında sıtma, bağırsak sorunları ve yaralarının etkileri nedeniyle sıkıntı çektiler………..”

“…… AE2 mürettebatının Türk hapisanelerinde yaşadıklarını çekici hale getirmek mümkün değildir……”

Afyonkarahisar Valisi, kentin göbeğine dikilmesine izin vereceği bu anıta yukarıdaki bilgileri de yazdırır mı dersiniz?

Yazdırmasa bile, "insanlık adına utanılacak esir kampları için anıt diken bir vali" olarak tarihe geçeceği kesindir...

Vecihi Başarın, Avustralya'daki Türk toplarının başında...

Madde 3- İster Sultanhisar batırmış olsun, ister gemi kumandanı Stoker’ın kendisi; Marmara’nın 80 metre dibine batmış bu Avustralya denizaltısı, tüm uluslar arası hukuka göre Türkler için “savaş ganimeti” sayılır. Avustralya devleti bir süredir bu geminin çıkarılması için çalışmakta; ancak epey maliyetli olan bu işe Türkiye’nin de katılmasını sağlamaya çalışmaktadır. Çünkü hem çıkarmak hem de su yüzünde korunmasını sağlamak inanılmaz pahalı bir işlemdir.

Ancak, denizaltının su yüzüne çıkarılması akabinde ne yapılacağı koca bir soru işaretidir? Denizaltı Avustralyalılar’a mı verilecektir, yoksa Türkiye’de mi alıkonacaktır?

Bildiğim kadarıyla, başta Genelkurmay olmak üzere, birçok kurum ve yetkili çıkarılacak denizaltının Avustralya’ya verilmesine kesinlikle karşıdır. Karşı olanlar, sözkonusu geminin Gelibolu kıyılarında uygun bir yerde bağlanarak müze yapılmasını önermektedirler. Ancak, bu durumda da 93 yıl su altında kalmış bir metal yığınının konservasyonu meselesi ortaya çıkmaktadır. Bu işi kim üstlenecek, maliyetini kim karşılayacaktır? Bu konuların hepsi belirsiz; belirsizliğin hayli büyük oluşundan dolayı da olumsuzdur.

O halde, Afyonkarahisar veya başka yerlere dikilecek anıt-rölyeflerde ne anlatılacaktır? Ya da, bu anıt-rölyeflerde tanıtılacak olan AE2 ve mürettebatının hikayesinin mala, davara ne faydası olacaktır? Yüce Türk milleti, adı geçen düşman gemisinin batmasını sağlayan ve mürettebatını esir alan Sultanhisar kaptanı Ali Rıza Bey’in ismini bilmez ve merak etmezken, "1 m x 1 m ebadında olup 85 kg ağırlığında pirinçten yapılacak ve 1,5 m yükseklikteki bir platforma monte edilerek 5'i Avustralya'da 6'sı Türkiye'de konuşlandırılacak" bu rölyeflerde AE2’nin tüm mürettebatının “Türkiye’de çok mutlu(!) bir esaret hayatı geçirdiklerini” mi okuyacaktır?

AE2'nin personelinden Belemedik'te ölenlerin mezarları... Bu mezarlar, savaş sonrası Bağdat'taki savaş mezarlığına taşınmıştı...

Madde 4- 35 sene önce Avustralya’ya yerleşen ve bu sürede tamamı kendinden önceki başka kitaplardan alıntılarla derlenmiş dört Çanakkale tarihi kitabı üreten ODTÜ mezunu kimyager Vecihi Başarın kimdir? Birinci Dünya Savaşı sırasında Filistin’deki Türk birliklerini teslim alan ANZAC birliklerinin ganimet olarak ülkelerine götürdükleri çeşitli marka ve model Türk toplarını yerel gazetelerde “Anzac’ların Çanakkale’den getirdiği top” diye haber yaptırarak ilgi çekmeye çalışan bu kişinin AE2 ve onun mürettebatına olan bu cansiperane ilgisi nedir? Başarın, bu top meselesini, daha sonra "Bu toplar Türkiye ile Avustralya arasında 1915 Gelibolu savaşında başlayan ve benzeri görülmeyen bir dostluğa dönüşen ilişkinin önemli hatırlatıcılarıdır" deyip kılıfına uydurmuştu... Ancak, AE2'yle ilgili bu anıt meselesine ne gerekçe uydurduğu pek anlaşılmıyor.

Konuyla bunca ilgili olduğuna bakılırsa, Belemedik kampında esaretteyken ölen 4 AE2 personelinin kalıntılarının da savaş sonrası Avustralyalılarca Bağdat'taki savaş mezarlığına taşınmış olduğunu da bilmesi gerekir. Yani, 1919'dan beri bu bölgede hiçbir Avustralyalı savaş esirinin kalıntısı bulunmamaktadır. O halde, Afyon'dan geride hiçbir iz bırakmamacasına çekilip giden bu insanların anılarının tekrar aynı yerde canlandırılmak istenmesinin amacı ve anlamı ne olabilir? Turizm mi?

AE2'nin bugün sualtındaki durumu... (Selçuk Kolay arşivi)

 

Madde 5- AE2’yi Marmara’nın 80 metre derinlerinde bularak önemli bir başarı sağlayan ünlü sualtı araştırmacımız Selçuk Kolay’ı, onun da üyesi bulunduğu TINA Sualtı Arkeolojisi Vakfı’nın çalışmalarını biliyor ve atölye çalışmalarını da dikkatle izliyoruz. Ancak, “AE2’yi Anma Vakfı” adı verilen ve Vecihi Başarın’ın temsil ettiği kuruluş neyin nesi oluyor?

Bu kuruluş, Çanakkale Deniz Müzesi, Beşiktaş Deniz Müzesi, Kabatepe, Karabiga, Afyon ve Belemedik’te kim adına anıt dikecek; vatandaşı olduğu Avustralya adına mı, yoksa anavatanı Türkiye adına mı?

Eğer vatandaşı olduğu ülke adına dikecekse kimsenin bir diyeceği olamaz; izin isteyenin bir yüzü kara, vermeyen zenci…

Ancak, Türkiye adına dikmeyi düşünüyorsa; bu ülkede ona “Kardeşim; sen bırak AE2’yi de önce gel Sultanhisar adına herhangi bir yerde anıt dik” diyecek bir vatan evladı yok mu?

Top mermilerinden yapılmış ilk Türk anıtı, 1919'da Anzac birlikleri tarafından dinamitle parçalanarak yıkılmıştı. Avustralyalılar, anıtın parçalarından "hatıra eşya" (üstte solda) yaparak olayı ölümsüzleştirmişlerdi...

Madde 6- Bilindiği üzere, 1916 yılı başında Çanakkale savaşının bitmesinin akabinde, Osmanlı devleti bölgede şehit düşen Mehmetçikler adına bir anıt dikmiş; ancak bu anıt savaşın bitiminden sonra 1919'da işgal güçleriyle birlikte Gelibolu yarımadasını işgal eden Avustralya ve Yeni Zelanda askerleri tarafından dinamitlenerek yok edilmişti. Savaş mezarlıkları nedeniyle bölgede çalışan bu Anzac birlikleri, adı geçen anıtın ufalanmış parçalarını ülkelerine götürerek özel muhafaza içinde "hediyelik eşya" haline getirmiş; üstelik bu çirkin olayı da göğüslerini gere gere yapmışlardı.

Anzac birlikleri, 1919'da Gelibolu yarımadasına "galip tarafın işgal gücü" olarak el koydukları sırada, bölgede şehitlerimiz için diktiğimiz anıtı yıkmalarını, bugün "milli bilinçlerini oluşturma adına" yaptıklarını iddia ediyorlar. Vecihi Başarın'ın sağda solda konuştuklarına bakılırsa bu bilinç hala oluşmuş değil ki, Avustralya 90 sene sonra bile hala bu "milli bilinç"in peşinde... Oysa, herkes biliyor ki "hala milli bilinci eksik"(!) bu Avustralya, bugün dünyanın üçüncü büyük gücü olarak 22. yüzyıla hazırlık yapıyor. Irak'ta, ABD ve İngiltere'nin yanında yine 3. güç olarak savaşıyor. O halde bu mesele nedir; "milli" mi yoksa "maddi" bilinç mi?

Bugün, "Avustralya'nın kendi milli bilincini oluşturması" veya "Türk-Avustralya dostluğu" gibi garip ve demode gerekçelerle Türkiye'de Avustralya anıtı dikmeye çalışanlar, acaba, onların 90 sene önce Gelibolu'da yıkıp parçaladıkları Türk şehitleri anıtını tekrar aynı yerine dikmeyi düşünüyorlar mı? Bu kişilerin "milli bilinç" dedikleri her neyse, şu aralar bundan bize de lazım değil mi? Biz Avustralya ile zaten dost ülkeler değil miyiz? Eğer değilsek; Avustralyalılar neden ilk hamleyi yapıp, şu 1919'da yıktıkları anıtın yerine yenisini yapmıyorlar?

Bunlar haberi okur okumaz aklıma bir çırpıda takılan sorulardı… Kimbilir daha neler sorulabilir ama, şimdilik bu kadarı da yeter. Çünkü burnuma yine bir "Kasımpaşa'da Yzb. Hakkı Kaptan mezarı ve Anıtı" olayı benzeri kokular geliyor...

Sakın kimse “İki dost toplum arasına nifak sokmaya mı çalışıyorsun?” diye celallenmeye kalkmasın…

Önce can gelir, sonra canan… Önce kendi kahramanlarımızı hatırlayalım, başkalarınınkini de zamanı gelince dikkate alırız...

 

 

Yetkin İŞCEN

15.05.2008

 

Yorum ekle

< Geri

 

 

Yetkin İşcen İletişim adresi :

yiscen@hotmail.com