PES BE ADAM...

BU KADAR DA UYDURULMAZ Kİ...

 

Hep tekrarlar dururum; "Şu Çanakkale Savaşı çok kadersiz bir olaydır" diye... Aradan 90 yıl geçmesine rağmen, hala akla-mantığa sığar bir açıklaması yapılamamış, doğru dürüst bir hikayesi yazılamamıştır. Bugün bu topraklarda var olabilmemizin başlıca sebebiyken, bunca yıldır hiç kimse bu tarihi olay hakkında ciddi bir çalışmaya girişmemiş; girmek isteyenlere de engel olunmuştur...

Çanakkale Savaşı denince "...vurulup tertemiz alnından..." diye başlayıp, "...253 bin şehidin toprağa düştüğü yer..."le biten yazılar akla gelir; çünkü daha ciddisi, daha doğrusu, daha gerçekçisi kimsenin işine gelmez... Çünkü, böyle yazılar için okumak, okumak, hiç durmadan okumak ve araştırmak gerekir... Kim uğraşacak; şehit sayısı her makalede birkaç yüzbin arttırılır, ki yazı daha dokunaklı, daha etkileyici olsun...

İşin kötüsü, bu tür saçma sapan bilgilerle kitaplar yazan, makaleler döşenen, ahkamlar kesen insanlara kimse de kalkıp birşey söylemez. Yazar, makalesine "... bir milyon insanın çarpıştığı, yarısının toprağa düştüğü savaş..." diye başladığında kimse "Çüş be kardeşim... Sayı saymayı bilmiyor musun?" diye sormaz. Herhalde saflığından olsa gerek, bizim millet hiç merak etmez böyle ayrıntıları... Hemen de inanır...

Tercüman yazarı Ergun Göze de bu yazarlardan biridir, ne gerekçeyle bilinmez, bu Çanakkale Savaşları konusunda bütün cahilliğine rağmen ha bire yazar durur... Ya herkesi de kendi gibi cahil sandığından, ya da sapkın bir art niyet taşıdığından...

23 Şubat tarihinde, gazetesindeki köşesinde yine bir yazı döşenmiş Çanakkale Savaşı ile ilgili... Başlığı dikkat çekici:

"Anzaklar kahraman mıydı?"

Göze, yazısına "Akıllı pehlivan hasmını över" deyişiyle girmiş; "Düşmanın faziletlerini de reziletlerini de aynı adaletle ortaya koymak gerekir..." diye devam ediyor. Hemen arkasından da "Mesela..." diye başlamış palavraya:

"Mesela, Çanakkale'de düşman Başkomutanı Ian Hamilton'un planı, askerlik bakımından mükemmeldi. Ama kendisi, edebi saplantıları da, bâtıl itikâtları da bulunan bir insandı... Çanakkale'ye doğru yola çıkarken 'Dün gece rüyamda karımı, şapkasının tülünün üstünden öptüm, bu Çanakkale seferi başarılı olmayacak galiba' diyecek kadar... "

Gen. Hamilton, Queen Elisabeth'in güvertesinde Alb. Doughty-Wylie ile sohbet ediyor (üstte solda) Wylie, çıkartmanın ilk günü Seddülbahir'de ölecektir. Yarımadadaki tek kişisel mezar da onun mezarıdır.

 Hamilton'un kurmaylarından Alb. Aspinall-Oglander...

 

General Hamilton, ne edebi saplantıları, ne de batıl inançları olan bir adamdı. Zamanının bütün İngiliz subayları kadar mitoloji, tarih ve edebiyata meraklı; çok okuyan, orta karar, ama cesur ve gözüpek bir subaydı. Bu özelliklerini de Güney Afrika'daki Boer Savaşı'nda, Kitchener'in kurmay heyetinde  yeterince kanıtlamıştı. Göze'nin uydurduğunun aksine, mantıklı ve gerçekçi bir yaratılıştaydı, batıl inanışlarının herhangi bir başkasınınkinden fazlalığı görülmemişti. Çanakkale'ye doğru hareket ettiğinde kurmay subaylarından Aspinal-Oglander'e anlattığı bu olayı da rüyasında görmemiş; Londra'da tren istasyonunda eşiyle vedalaşırken gerçekte yaşamıştı. Sözü edilen olay, çok eski bir batı geleneği, "savaşa giderken sevgili/eş öpme"ydi. Tıpkı, Türk milletinin cepheye giderken ana/babasının elini öpmesi gibi... Hamilton da, vedalaşırken karısını öpmek istemiş; ama Charing Cross İstasyonu'nda herkesin içinde yüzündeki tülü açamamış, tülün üzerinden öpmek zorunda kalmıştı. Kurmay subayına kötüye yorarak anlattığı olay buydu...

"...Fransız Amirali Guepratte ise bir adet aptaldı. İngiliz amirali Derobeck'in başkanlığında 18 Mart harekâtı öncesi, Queen Elizabeth zırhlısında yapılan toplantıda, hiç düşünmeden, en öne atılmak önceliğine talip olmuş ve 18 Mart akşamı bunun Fransaya çok pahalıya mâl olduğunu, kaç gemi kaybettiğini yine şişinerek rapor etmek zorunda kalmıştır. Aslında kullanılmıştır. Ama fransız Generali Gouraud bir kolunu Çanakkale'de bırakmış bir kahramandır. Ama yine düşmandır. O gün de bugün de... "
 

Fransız donanması amirali Guepratte

Amiral Guepratte, Fransız donanmasının ünlü ve saygın bir üyesiydi. İngiliz donanmasını saldırıdan bir gün önce Amiral Carden'den devralan DeRobeck'ten daha kararlı ve daha cesur bir askerdi. Herhangi bir önceliğe talip olmamış, ne görev verildiyse onu uygulamıştı. Bu görev de, Boğaz'ı zorlayan filonun B hattı gemileri olmaktı... Guepratte, tıpkı DeRobeck'in kurmay başkanı Keyes gibi, tüm kayıplara rağmen, ertesi günü de "hücumu yenilemek"te ısrarlıydı. Ne var ki, komutan DeRobeck'ti ve onun dediği oldu; donanma hezimetle geri çekildi ve Boğaz'ı ikinci kez zorlamadı. Oysa bunu yapsalar, tabyalarda tek bir top bile patlamayacaktı... Çünkü, Osmanlı topçularının atacak mermisi kalmamıştı...

General Gourraud, 15 yıl sonra kolunu kaybettiği yerde...

Corps Expeditionnaire d'Orient (Doğu Sefer Gücü) komutanı General Gouraud ise, tüm diğer komutanlar ayarında vasat bir subaydı. Kolunu yitirmesine neden olan yarayı da cephede değil, geride bir sahra hastanesini ziyaret ederken yakınında patlayan bir şarapnelden almıştı.

Hazret'in takıntısı başkadır; yazısına bir ara başlık koyup devam etmiş:

"Anzac'lara gelince..."

Son günlerde, Gelibolu Barış Parkı adlı bir saçmalığı bölgede bir telaş içinde uygulamaya ve tarihi gerçeklere aykırı olmaktan başka, yörenin coğrafyasını da bozacak müdahaleler sergileyen yetkilileri eleştirenleri mimlemiş... Bunlardan biri, bir süredir bölgede ikamet ederek bir kitap çalışması yapan Avustralyalı araştırmacı ve tarihçi Bill Sellars...

Sellars, bir gazeteye demiş ki; "Milli Park yönetimi, Avustralya ve Yeni Zelanda'nın tarihi mirasını tahrip ediyor..."

Hiç haksız değil; bunu ben de söylüyorum, benim gibi bir çok kişi söylüyor... Üstelik, tahrip olan sadece Avustralya ve Yeni Zelanda'nın tarihi mirası değil, Türkiye Cumhuriyeti'nin tarihi mirası da aynı derecede tahrip ediliyor.

Göze hızını alamamış, devam ediyor: "İşe bakın, Çanakkale'de Avusturalya ve Yeni Zelanda'nın, İngiliz emperyaliziminin paralı askeri... Taşeronu olmaktan, bu uğurda bir sürü telefat vermekten ve binlerce Türk'ü şehit etmekten başka ne gibi bir tarihi mirası varmış? Buna tarihi miras denmez tarihi utanç denir. Aslında bununla övünmeleri değil, utanç duymaları gerek. Ne gezer?"

Bu çarpık bakış açısıyla bakarsanız tarihe, Viyana kapılarına gitmekten, Hicaz'da, Kore'de çarpışmaktan bizim de utanç duymamız gerekiyor. Oysa, Suudi "din kardeşlerimiz" Ecyad Kalesi'ni 5 yıldızlı otele çevirdi diye demediğinizi bırakmıyorsunuz. Bu tavra, "ete gelince mırmır, ota gelince havhav" derler...

Hazret, bir arabaşlık daha vermiş; "Eskiler bunlardan farklı..." diyor..

"Elbette bugünkü Anzaklar o günkülerden biraz farklı. Elbette o gün de Anzaklar arasında insanlık duyguları yüksek, kahramanlığa saygı duyan kişiler de vardı. Bunlardan biri de Charles Bean idi ve hatıralarında vatandaşlarının Mehmetçikleri nasıl yaktıklarını anlatıyordu. Bir Anzaksever de bana yazdığı mektupta bunun bir yanlış tercüme olduğunu, olsa olsa Mehmetçikleri ateşe verip korkutarak eğlendiklerini, evet eğlendiklerini ifade edebileceğini hatırlatıyor ve Anzaklar namına bana ağzını bozuyordu. Halbuki asıl kahraman Anzak, bu Charles Bean'di. Onun anlattığını bir Türk Anzaklar'a yapar mıydı? Yapsa Türk haklıydı. Çünkü vatanını koruyordu. Yok yakmak değil de yakmakla korkutmakmış... "

Göze, günümüzde atasının mezarını ziyaret etmekten gayri bir maksat gütmeyen Anzac torunlarından ne zarar gördü bilemem ama, eski Anzac'ları 'tenzih' ediyor. Bu eskilerden birinin de Charles Bean olduğunu ifade ediyor.

Yakın zamana kadar yazdığı yazılardaki cehaletiyle Charles E.W. Bean'in kim olduğunu bilmediğini belli eden Ergun Göze, yaptığım onca uyarı ve eleştiriler sayesinde olsa gerek, artık tanımış bu ünlü Avustralyalı tarihçiyi, yazılarına ondan alıntılar yapıyor...

Bean, Anzac'taki siperlerin birinde... 1915

Charles E.W. Bean, savaşa 'resmi muhabir' olarak gelmiş bir Avustralyalı gazeteciydi. Anzac'ların yarımadaya ayak basışından, sessiz sedasız ayrıldıkları güne kadar Gelibolu'da kalmış ve her türlü ayrıntıyı not etmişti. Ölen askerlerin mezarlarının yerlerini işaretlemeyi üstlendiğinden, savaş sonrası 1919'da İngiliz Milletler Topluluğu Savaş Mezarları Komisyonu (Commonwealth War Graves Commission-CWGC) ile tekrar Gelibolu'ya gelip bu noktaları göstermişti.

C.E.W. Bean, daha sonraki yıllarda Anzac'ların Gelibolu Savaşı ve Avustralya savaş tarihi üzerine çok sayıda eser verdi ve bu çabalarıyla 'Avustralya Resmi Tarihçisi' unvanını aldı. Savaş sırasında tuttuğu kişisel notları da, yıllar sonra yine bir tarihçi olan Kevin Fewster tarafından "Gallipoli Correspondent" (Gelibolu Muhabiri) adıyla yayınlandı. Göze'nin söz ettiği "Türk esirlerin yakılması" olayı da, işte bu günlükten tarihçi bozuntusu biri tarafından tahrif edilerek çevrilmiş bir alıntıdır.

C.E.W Bean, günlüğünde 8 Ağustos 1915 günü aynen şöyle not düşmüş:

"... I have just seen as caddish as act as I ever saw in my life. About 100 Turkish prisoners and 2 Germans were sitting in the pen built by the Australian Division opposite my dug out. There is an incinerator within a few yards. Some chap had poured out a tin of kerosene on the ground in front of it and laid a trail of kerosene ... Some chap put a light to the trail it flared along and when it reached the kerosene there was a huge flare of fire very uncomfortably close - if it not dangerously- to the Turks. The wretched prisoners rushed to the far corner of the pen like a flock of sheep rounded up by a dog, and the fellows looking on laughed. There were both Australians and British there amongst the onlookers. I wondered someone hadn't the decency to hit the man who did it straight in the face. The same thing exactly was done yesterday...”

Yani,

…..Hayatımda gördüğüm en adice hareketi gördüm biraz evvel... Siperimin tam karşısında, Avustralyalılar tarafından yapılmış, içinde 100 Türk ve 2 Alman esirin bulunduğu bir çevirme çit vardı. Birkaç metre yakında da bir incinerator (yakıp yok edici bir araç) vardı. Bazı erler, onun önünde duran bir kerosen (benzin) tenekesini alıp oracığa boşalttı ve çit boyunca döktü. Bir başkası da kibriti çaktı ve izi ateşledi. Ateş ulaşınca, benzin, Türkler’e oldukça yakın ve tehlikeli olabilecek biçimde büyük bir alevle parladı. Esirler, bir çoban köpeğinin kovaladığı koyunlar gibi korkuyla çitin öbür köşesine kaçıştılar. Bizimkiler de bu durumu seyredip gülüyorlardı. Seyredenler arasında Avustralyalılar da İngilizler de vardı. Birinin gelip bu heriflerin suratına bir tane çakmasını isterdim. Çünkü bunlar aynı şeyi dün de yaptılar…”

Anzac sektöründe esir edilen Türkler...

Göze'nin, Türkçe'ye çevrilmemiş bu günlüğün orijinalini merak edip okuduğunu sanmıyorum ama, bu 'sapıkça' çeviriyi, ya 99'da Aksiyon dergisinde, ya da 2002'de de Hürriyet'in Tarih ilavesinde yayınlanan yazılarda gördüğü kesindir. Çünkü, yukarıda tam metnini verdiğim günceyi "...Ne yazık ki Türk esirler bu alevlerden kurtulmayı başaramadı..." diye yalan-yanlış çevirip yayınlatan, iyimser bakışla "dil bilmeyen", kötümser bakışla tıpkı Göze gibi, "art niyetli" bir "sözde tarihçi"dir...

Yazısında "Bana Anzaklar namına bunları yazıp sövüyordu..." dediği "Anzaksever" de benim...

Gerek Avustralya resmi tarihçisi Bean'in, gerekse gelmiş geçmiş diğer araştırmacılarca, Çanakkale Savaşı'nda her iki tarafın da son derece dürüst savaştığı bilinmektedir. Yukarıda aktarılan olayın da 'münferit' bir olay olduğu açıktır. Tıpkı, Osmanlı askerince yapılan 'münferit' olaylar gibi... Osmanlı askeri de bu savaşta dürüst, ama alabildiğince acımasız savaşmıştır; çünkü daha bir yıl önce sona ermiş Balkan Savaşı'ndan kalma öç duyguları içindedir. Zaman zaman taşkınlıklara kalkışmış, ama bu taşkınlıklar da akl-ı selim sahipleri tarafından engellenmiştir. Bunlardan birini Mustafa Kemal de aktarır; der ki; "Beyaz bayrak kaldırıp teslim olan düşmana ateşi kesmelerini emrettim..."

Bu olaylara dair örnekleri, tıpkı Bean'inki gibi özel günlük ve hatıratlarda görürüz. Bunlardan biri, belki de en iyisi olan "Gelibolu'dan Kafkaslar'a" adlı hatıratı da Ergun Göze'ye tavsiye ederim. Üstelik, günlük sahibi İ. Hakkı Sunata, askerliğini 1915'te zabit vekili olarak yapmış bir Darülfünun öğrencisidir, Göze'nin de meslektaşı, yani hukukçu...

Hukukçu Ergun Göze; yazar durur ama, bugüne kadar Avustralya ve Yeni Zelanda'nın devlet olarak hukuki durumunu bilmez; çünkü hiç araştırmamıştır, hiç okumamıştır; kulaktan dolma bilgilerle köşe yazısından öte bir de kitap yazar...

Avustralya ve Yeni Zelanda, Britanya İmparatorluğu'nun sömürgesi değil, İngiliz Milletler Topluluğu'nun (Commonwealth) üyesidir. Avustralya ve Yeni Zelanda'yı kuranlar zaten İngilizler'in kendileridir. Savaş çıktığında, İngilizler, bağımsız olan bu ülkelerin hükümetlerinden asker talep etmişler; sözkonusu ülkelerin hükümetleri de bu talebi uygun bularak asker göndermiştir.

Anzac birliklerini oluşturan Avustralyalılar, gemilere binerken resmigeçitte...

Daha sonraları ANZAC (Australian & New Zealand Army Corps) adını alacak olan bu birlikleri oluşturan insanlar, vahşi ya da yerli değil, kısmen kırsaldan kısmen de kentlerden toplanmış ve sadece "Mısır'da hızlandırılmış bir askeri eğitime tutulabilmiş" gençlerdir... Gelibolu'daki savaşın başlangıcında deneyimli Osmanlı askeri karşısında hayli acemi kalan bu askerler zamanla pişmiş ve profesyonelleşmiştir. Buna karşılık, deneyimli mevcudu giderek azalan Osmanlı güçleri de, savaşın son aylarında yaşça küçük ve deneyimsiz takviyelerle sayısını korumaya çalışmıştır...

Arıburnu'na çıkarılmalarının nedeni, "âllâme" Göze'nin dediği gibi, Anzac'ların sert ve vahşi olduklarından değil, İngiliz Savaş Bakanı Kitchener'in, söz verdiği asker gücünü zamanında hazır edememiş olmasıdır. Geciken birlik; Göze'nin yazısında "lüks birlik" tanımıyla geçen 29. Tümen'dir. Savaş alanına sonraki günlerde intikal eden bu profesyonel birlik, Seddülbahir bölgesinde kullanılmıştır.

Anzac askerleri, Göze'nin uydurduğu gibi "İngilizler'in paralı askerleri" değillerdir. O topraklarda bıraktıkları cenazelere gereken saygıyı daha savaş biter bitmez göstermiş ve bölgede gereken düzenlemeleri de yapmışlardır... Bizim gibi, ölülerinin toplu mezarlarını onyıllarca işaretsiz, bakımsız ve bilinmezlere bırakmamışlardır. Bununla da yetinmemiş, ölülerini ve mezarların geleceğini 1923'te Lozan Anlaşması'yla da garantiye almışlardır. Bu mezarlıklar ve anıtlar uluslararası yasalarla koruma altındadır, ama hukukçu Göze bunu bilmez, ya da bilmemezlikten gelir, işkembe-i kübradan savurur...

Ayrıca, bu savaşta "yüzbinlerce" insanımız ölmemiştir; ölen insanımızın sayısı 60-65 bin kadardır... Bu sayılar, yetkililer tarafından defalarca açıklanmış, ama Ergun Göze gibilerinin saplantılarını kıramamıştır. Cahil oldukları için, resmi olarak verilen 253 bin "zayiat"ı "ölü" sayısı olarak algılamakta ısrarlıdırlar. Oysa, "zayiat" kavramı, ölü, yaralı, hasta, kaçak, terhis, gibi unsurları barındıran bir askeri tanımdır.

Hukukçu Göze'nin yarım kulak duyup hiç araştırmadan üfürdüğü "Anzac'ların niyeti" konusunun içeriği de şudur:

Avustralya Hükümeti, binlerce insanının gömülü olduğu bu yurt köşemizi kendileri için bir "kutsal alan" bellemiştir ve bundan vazgeçmeye de niyeti yoktur. Tam tersine, Avustralyalılar arasında yer eden "Anzac Ruhu" giderek gelişmekte ve çoğalmaktadır. Bu durumun tezahürü de, yıllar içinde giderek artan Avustralyalı ve Yeni Zelandalı turist sayısı ve Türkiye'nin sözkonusu ülkelerle sürdürdüğü iyi ilişkilerdir.. Yılda 3 gün ile 10 gün arası sürelerle onbinlerce insan, binlerce millik bir yolu üşenmeden gelir, organize bir biçimde ve düzen içinde atalarını anar ve Türkiye'nin farklı kültürel değerlerini gezerek ülkelerine dönerler. Bu son derece barışçıl ve duygusal bir ziyarettir ve ziyaretçilere gösterdiğimiz ev sahipliği gurur vericidir...

Ancak, Ergun Göze nam köşe yazanının niyeti bozuktur; durmadan abuk subuk fikirler yazıp Türk vatandaşlarını Anzac turistlere karşı kışkırtmaya çalışır. "Niye buraya geliyorlar?" der, "Alsın mezarlarını götürsünler" der, "kahramanlık ruhuyla, en yüksek teknolojiye karşı süngüsüyle direnen Mehmetçik acaba muazzep olmaz mı?" diye sorar, "Çanakkale'de birkaç kilometrelik bir sömürge yapmak niyetindeler ve faaliyetteler" diye uydurur...

Türkiye Cumhuriyeti, Lozan Anlaşması'nın 129. maddesine göre, bu yarımadadaki birkaç kilometrekarelik araziyi İngiliz Milletler Topluluğu Savaş Mezarlıkları Komisyonu'nun (CWGC) denetimine bırakmıştır. Ama bu "bırakış", öyle kontrolsüz ve ucu açık bir bırakış değildir; kuralları ve çerçevesi bellidir. Dolayısıyla, kimsenin bu bölgede "birkaç kilometrelik bir sömürge" yapmasının mümkünü yoktur; bu rivayet, sadece Ergun Göze nam köşe yazanının provokasyon çabasının bir ürünüdür.

İşin gerçeği şudur:

Avustralya, böylesine benimsediği bu yöreye her yıl ciddi bir maddi yardım yapmaktadır. Her yıl bütçe görüşmelerinde gündeme gelen ve hiç itirazsız kabul edilen bu yardım hakkında geçtiğimiz yıl bir değişiklik önerilmiştir. Avustralya Başbakanı Howard'dan gelen bu öneri şöyledir:

Howard; "Her yıl nasıl olsa bu ödemeyi kabul edip bütçeye koyuyoruz. Buna kimsenin itirazı yok. Öyleyse, bu konu bütçe görüşmelerimiz içinde vaktimizi almasın. Gelibolu'yu 'tarihi ve kültür mirasımız' olarak değerlendirelim ve bundan böyle bu ödeme otomatiğe bağlansın, ödeme kendiliğinden sürsün" demiştir. Yoksa, "Oraya el koyalım, kimseyi sokmayalım, kafamıza göre değiştirelim" dememiştir. Üstelik, Howard'ın bu teklifi de henüz gerçekleşmemiştir. Ve bizi hiç ilgilendiren bir konu değildir.

Bizi ilgilendiren konu; bölgeyi sorumluluklarına terk ettiğimiz Milli Parklar Genel Müdürlüğü'nün akıl dışı uygulamalarıdır. Son birkaç aydır, kimlerin hazırladığı meçhul "Uzun Dönemli Geliştirme Planı" adı altında ipe sapa gelmez kararlarla bölgede yollar açan; yol açarken tarihi alanların altını üstüne getiren; şehitlikleri, toplu mezarları ve gerçek siperleri tahrip edenlere kimse "dur" dememektedir. Sivil toplum kuruluşları, araştırmacılar ve yerel halkın tepki gösterdiği bu faaliyetler, Orman Bakanının ifadesiyle 100 milyon dolarlık bütçeye sahiptir ve bu bütçe, ihale yasası "by pass edilerek" çoktan pay edilmiştir...

Ama, Ergun Göze gibi hamaset ve palavra bezirganları, bu ayrıntıları görmezden gelip işi Hıristiyan düşmanlığına vurdurur, vatandaşın duygularını istismar ederek prim yapmaya çalışırlar... 90 yıl önce yaşanmış bir büyük harbin Türk milletine nelere patladığı konusunda gelecek kuşaklara bilgi vereceğine, onlara savaşın nelere mal olduğunu anlatacağına, "...27 Şubat 1915 seksen yıl önce... Yunan Başbakanı Venizelos Çanakkale seferine üç Yunan tümeniyle iştirak edebileceğini bildirdi. 18 Mart yaklaşıyor..." sözleriyle düşmanlık tohumları ekmeye çalışırlar...

Geçen yıl kendi yayın şirketinden yayınladığı "mevcudu kalmayan"(!) bir kitapta, 1. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı ordusunda görev yapan Alman subaylarını, özellikle de Mareşal Liman von Sanders'i hedef alan; üstelik bu kitabı hiçbir doğru dürüst kaynağa dayandırmadan yazan Ergun Göze, bir süredir köşe yazılarında Anzaclar'a takmıştı..  Şimdi de anlaşılıyor ki, sıra Yunanlılar'da...

Ben kendi hesabıma vatandaşlık görevimi yaptığımı düşünüyorum; bu köşe yazanı hakkında, bu konuyla ilgili olduğunu bildiğim mercilere suç duyurusunda bulundum. Yarın birgün, Çanakkale veya çevresinde, herhangi bir turiste saldırganlık gösterildiğine dair bir olay duyarsam, "azmettirici" olarak Ergun Göze adlı şahsı göstereceğim.

Çanakkale Savaşını 90 yıl öncesinde kalmış bir anı; dersler çıkarmamız gereken bir tarihi olgu; Türkiye Cumhuriyeti gibi birçok bağımsız ülkenin doğumuna neden olmuş bir kıvılcım olarak gören tüm akl-ı selim sahibi Türk vatandaşlarının da aynı şeyi yapmasını dilerim...


 

Yetkin İŞCEN

Gazeteci

27.02.2005

 

Yorum ekle

 

< Geri

 

 

Yetkin İşcen İletişim adresi :

yiscen@hotmail.com