index.htm
      Yetkin İŞCEN / Gazeteci                                                                                                                                            yiscen@hotmail.com                                                                                 
   

 

Çanakkale Savaşları tarihi, Türk insanı için ne kadar "övünç ve gurur" vesilesiyse, bir o kadar da "utanç" nedenidir. 90 yıl önce yaşanan ve Türkiye Cumhuriyeti'nin temelindeki "en iri ve anlamlı taş" olan bu olay hakkında doğru dürüst bir tane bile kitap yazılmamıştır. Çanakkale Savaşları hakkında yazılmış en doğru, detaylı ve anlamlı kitaplar ne yazık ki yabancıların yazdıklarıdır.

Bu ayıbımızın nedeni hakkında öne sürülen onlarca gerekçe vardır ama,  kişisel fikrimi, kestirmeden en nazik ifadesiyle "insanımızın okumaya ve yazmaya karşı isteksizliği" olarak açıklayabilirim.

Ayrıca, özellikle Çanakkale Savaşı tarihi hakkında çok az eser kaleme alınmış olmasının bir başka önemli nedeni daha var: Onu da, bu savaşa karargâh kurmay subayı olarak katılmış Bnb. Mehmet Nihat'ın şu satırlarında buldum:

"Gelibolu Yarımadası savaşlarında, tümenden küçük kıta ve onların komuta makamlarda subay kaybı o kadar büyüktü ki, örneğin, tabur ve alayların çoğunda savaş günlüğü yazacak subay bulunamamış veya birbirinin yerini kısa aralarla dolduran subaylar ne kendileri bu işe başlayabilmiş, ne de kendinden önce başlanan işi devam ettirebilmiştir. Çanakkale Savaşı'ndan hayatını kurtararak çıkmış subayların bir kısmı da öteki cephelerdeki savaşlarda hayatını kaybettiğinden, günümüzde, yarımadadaki bu müthiş savaşın detaylarını bilen pek az insan kalmıştır..." (1335/1919)

Yukarıda vurguladığım bu nedenlerin yanısıra, son yıllarda Çanakkale Savaşları tarihine gösterilen yoğun ilgiden da kuşkuluyum. Özellikle muhafazakâr çevrelerde gözlemlediğim bu ilginin kaynağının da, hiç araştırmadan üretilen, bol efsane, palavra ve düzmece öyküyle doldurulan, tarihi gerçeklere ters ve dürüst araştırmacıları yanıltıcı harcıâlem kitaplar, belgeseller, filmler ve benzeri materyaller olduğunu görüyorum... Kim olduklarını bilemediğim bazı güçler, büyük bir yatırımla bu tür malzemeyi üretip duruyor.

Oysa, yine bu savaşta düşman olarak karşımıza çıkan ulusların aydınları, araştırmacıları ve tarihçileri, 90 yıldır hemen her düzeyde katılımla, bedenleri Gelibolu Yarımadası'nda kalmış atalarının anılarını her dem güncel tutmakta yarışıyorlar. Özellikle Avustralya ve Yeni Zelanda'da hemen her yıl onlarca kitap yayınlanıyor. Üniversiteler ve kimi sivil toplum kuruluşları araştırmalar yapıyor. Dergiler yayınlanıyor, arşivler derleniyor, sergiler açılıyor, filmler çekiliyor... Biz ise, bol "vatan, millet, sakarya" edebiyatıyla geleceğe "palavra" bırakıyoruz...

Ben, 30 yıldır okuyup araştırma yaptığım bu konuda birşeyler yazmaya ancak 2-3 yıl önce cesaret edebildim. Çünkü bu konuda kelâm edebilecek düzeye geldiğimi düşünmüyordum. Öğrenmenin sonu yok; yine de düşünüyor değilim, ama etrafta ahkâm kesen onca "kifayetsiz muhteris"i görünce, meydanı bu palavracılara bırakmaya gönlüm razı olmadı...

Aşağıdaki  yazılarım, "Geçmiş, başka bir ülkenin tarihidir" ilkesinden hareketle, her satırı, tarih biliminin gerektirdiği bilimsel şüpheyle, geçerli ve doğru bilinen kaynaklara dayandırılarak yazılmıştır. Objektif olmak bakımından, olaylara herhangi bir taraftan değil, yukarıdan bakmaya ve herkesin hakkını teslim etmeye çalıştım.

Yetkin İŞCEN

Ocak 2001                                                                                                    Son güncelleme tarihi 11.06.2014

 

 

 

"ÇANAKKALE 1915"İN 19. SAYISI ÇIKTI...

 

Çanakkale Savaşı tarihi meraklılarının ilgiyle okuduğu ve bugüne kadar yapılmış en ciddi dergi olan "Çanakkale 1915"in yeni sayısı yayınlandı. Yıllık olarak yayınlanması planlanan, ancak gördüğü ilgi nedeniyle mevsimlik yayınlanması öngörülen derginin Nisan 2014 sayısı yine kısıtlı sayıda basıldı. Şimdilik bütün sayılarını temin etmeniz mümkün... Ayrıntı için tıklayınız...

Bu sayının konuları:

- Eğer Şeref Sözü Verirse - Yetkin İşcen

- Biz İstemedik, Onlar İstedi - Mesut Uyar

- Ölümden Önce Son Fotoğraf - Sevilay Nihan

- Efemerada Çanakkale Etkisi - Sermet Atacanlı

- Şehitlere Saygı, Belirli Kurallara Tabi - Barış Borlat

- Pek Azına Trenle Gitmek Nasip Oldu - Uğural Vanthoft

- Çanakkale'yi Aydınlatan Profil - Mithat Atabay

- İlk Gün Zarfları - Necmettin Özçelik

- Çanakkale'nin İlk Alman Şehidiydi - Mithat Atabay

- Vatanın Neresi Olduğunu Bilen Yoktu - Şevket Süreyya Aydemir

- Kısmet Onu Bana Eş Etti - Mehmet Dursun Bayraktar

 

 MEVLEVİ ALAYI YÜRÜYECEKMİŞ...

  GİDİN KONYA'DA YÜRÜYÜN...    

  ÇANAKKALE'NİN YAKASINI BIRAKIN...

 

Gelibolu Yarımadası'nda artık ipin ucu iyice kaçtı... Daha doğrusu, ipini koparan yarımadayı yürümeye koşuyor... Burası tarihi bir alanmış; koruma altında bir bölgeymiş; yarımadadaki coğrafya ve topoğrafyanın asla zarar görmemesi gerekirmiş; vs. kimsenin umurunda değil. Sözüm ona bir Milli Park Müdürlüğü var ama, ormancılara arpalık durumunda... Bölge, yörenin tarihinden, burada yaşananlardan zerre kadar haberi olmayan ormancı müdürlerin keyfine göre yönetiliyor. 

Şu yürüme saplantısı, önce izcilerle başladı...Tüm ülkeden biraraya gelen izciler, memlekette başka ormanlık alan kalmamış gibi Kabatepe'de toplanıp kamp yapıyorlardı... Onları "Dedeciğim Biz Geldik" sloganıyla arazide kendine yol açan bir insan sürüsü izledi... Çeşitli üniversitelerden toplanan binlerce genç, "57. Alay Yürüyüşü" isimli bir atraksiyon icat etti. Sözüm ona bunlar da "okumuş" çocuklardı; akıllı, eğitimli insanlardı; tarihi bir alanın nasıl korunması gerektiği hakkında bilgi sahibi olmalıydılar. Heyhaaat; ilk bir-iki yürüyüşte arazinin canına okudular. Ne ot kaldı ne bitki... Arkalarında bıraktıkları çöpleri de 2. Kolordu'nun Mehmetçiklerine toplattılar.

Ortaya çıkan pislik ve tahribattan ders alındı mı? Ne gezer... Yaklaşık 5 yıldır bu tahribat katlanarak sürüp gidiyor. 57. Alay'ın yürüdüğü iddia edilen tarihi patika, çoktan şose bir yola dönüştü... Yakında da muhakkak asfalt dökülür, sağı solu ışıklandırılır... Ki, koca bebelerimiz yollarda bileklerini burkmasınlar, bir taraflarına diken batmasın diye... Yolun sağ ve solundaki arazi çöplükten beter; toplanamayan poşetler, plastik torbalar ve benzeri atık malzeme, rüzgarın da etkisiyle her yere yayılıyor. Bu rezalete de dur diyebilen yok. Beş yıl öncesine kadar böyle kalabalık yürüyüşlere izin vermeyen 2. Kolordu yönetimi, İlker Başbuğ'un 1. Ordu Kumandanı olmasından sonra ipin ucunu koyuverdi... O gün bugündür, vatani görevini yapmakta olan gerçek askerlerini, bu kuru kalabalıkların konforunu sağlamak için çalıştırıyor.

İşte, bu kuru kalabalıklara bugünlerde bir de Mevlevi Alayı eklendi... Sözüm ona, Gelibolu Mevlevihanesi'nin dervişlerinin de katıldığı bu "göstermelik" alay, Çanakkale savaşlarına da katılmış... Bu nedenle, Mevlevilerin de yarımadayı yürümeleri iktiza etmiş... İsimlerinin önüne "18 Mart Üniversitesi Öğretim Görevlisi" ünvanı koyan iki tarih bilmez (bunlardan biri semazen, diğeri de alan kılavuzu), başta Gelibolu Belediyesi olmak üzere civardaki birkaç belediyenin de duygusal(!) desteğiyle bir Mevlevi Alayı yürüyüşü tertiplemişler... Belli ki, bünyesinde tarihten nasibini almış birini bulundurmayan Kolordu da bunlara izin vermiş...

Mevlevi Alayı hakkında bilgi için buraya tıklayınız...

 

 

 

YARIMADADAKİ TEK MÜZE, YENİ YÜZÜYLE ZİYARETÇİLERİN HİZMETİNDE...

Çanakkale Savaşları'nın yaşandığı Gelibolu Yarımadası'nın, son yıllarda adeta ziyaretçi akınına uğradığını bilmeyen kalmadı... Yılda 3 milyon kişinin bölgeye geldiği ve tüm yarımadayı gezdiği söyleniyor. Ancak, "Bunca kişinin gezdiği, gördüğü ve öğrendiği nedir?" derseniz, buna verecek cevabım yok... Yanlış tanıtım levhalarından, abuk subuk rölyef ve heykellerden ne öğrenilir, ne anlanır bilmem. Benim bildiğim, böyle yerlerde insanlara, gezdikleri tarihi alan hakkında bilgilendirici bürolar hizmet verir, kitaplar, broşürler dağıtılır...

Ziyaretçiyi bilgilendirmenin bir başka yöntemi de, bölgede yaşananla ilgili müze oluşturmaktır. Ama Gelibolu Yarımadası'nda ne yazık ki, tam üç yıldır tek bir müze yoktur. Tanıtım merkezi işlevsiz bir biçimde tutulmakta, hiçbir yayın ve bilgilendirme faaliyeti yapılmamaktadır... Bunun nedenini Milli Parklar Müdürlüğü'ne sorsanız size bin dereden su getireceğine eminim. Ödenekten söz edecek, restorasyon ve onarım çalışmalarının sürdüğünden dem vuracak ve 2015'e hazırlandıklarını belirteceklerdir. Bu basiretsizlik nedeniyle, bu kadar zaman içinde yaklaşık 10 milyon ziyaretçi bölgeden geldiği gibi tın tın ayrılmış kimin umurunda...

Ne var ki, Milli Parklar'ın yapamadığını bir özel teşebbüs sahibi gerçekleştirdi. Çanakkaleli tarihçi ve kolleksiyoner Ahmet Uslu, beş yıl önce Seddülbahir köyünde satın aldığı binada gerçek bir müze oluşturdu. Geçmiş yıllar içinde topladığı harp hatıralarını bu binada sergiliyor. Yeni kurgularla zenginleştirdiği mekanı bu yıl da ziyarete açtı.

Bölgeyi ziyarete gelecek meraklıların dikkatini çekerim: Bazı alan kılavuzu ve tur rehberlerinin ziyaretçileri Alçıtepe'ye sürükleyerek "galeri" adı verilen mezbeleliklere soktuğunu biliyorum. Bu nedenle, rehber veya kılavuzlarına Seddülbahir'deki bu müzeyi de görmek istedikleri konusunda ısrarlı olsunlar. Korkacak birşey yok; o mezbeleliklerin aksine, burası şu anda yarımadanın tek gerçek müzesi...

 

 

HAYRET !!!!

AÇASAM'A              "ÖZGÜN BİLİMSEL ESER" BULANAMADI...

Çanakkale 18 Mart Üniversitesi'nin açık adı "Çanakkale Savaşları ve Atatürk Araştırma Merkezi" olan ve başında Prof.Dr Mete Tunçoku gibi "mümtaz" bir şahsiyetin oturduğu önemli kurum, bir süre önce yaptığı duyuruyla, sokaktaki vatandaştan "özgün bilimsel eser" yazmalarını istemiş ve bunların arasından seçeceği en iyi üç tanesine de ödül vereceğini duyurmuştu.

Öyle ya, bu makamları işgal eden koca koca prof'lar, yrd.doç'lar, dr'lar mı çalışacaktı bilimsel eser yazmak için... Onlar hayli meşgul, yoğun gündem sahibi önemli insanlardı... Varsın sokakta boş gezen adamlar yapsındı bu işleri... Bu prof ve yrd.doç, dr. beyler, bu eserleri değerlendirir, eler, en iyi üç tanesini de ödüllendiriverirler; sonra bunları AÇASAM Yıllığı'na bir önsözle doldurup akademik puanları paylaşıverirlerdi.

Üstelik bu iş için yine kendileri gibi anlı şanlı şahsiyetlerden bir jüri de oluşturmuşlardı. Örneğin; en başta, "Çanakkale tarihinin No:1 konferansçısı" Mete Tunçoku vardı. Ardından, onun danışmanlık hizmeti verdiği "Şu Çılgın Türk" Özakman; ardından iki emekli subay geliyordu; Prof.Dr. Cemalettin Taşkıran'la  Yrd.Doç.Dr. İsmet Görgülü... Beşinci üye ise, son yılların gözde Çanakkale yazarı Prof.Dr. Haluk Oral'dı...

Ama açıklandı ki; bu proje iflas etmiş... Üniversitenin ana sayfasında yayınlanan duyuruda aynen şöyle deniyor:

Üniversitemiz Atatürk ve Çanakkale Savaşlarını Araştırma Merkezi'nin (AÇASAM) düzenlediği "Çanakkale Savaşları'nın 95.Yılında Özgün Bilimsel Eser Yarışması"nda, juri üyelerinin değerlendirmesi sonucu dereceye girme koşullarını taşımadığına karar verildiğinden hiç bir eser ödül almaya hak kazanamamıştır.

Bu proje ilk açıklandığında fikrimi belirtmiş; iki  konu aşağıda "Vatandaş araştıracak, AÇASAM sahiplenecek..." başlığıyla yazmıştım. Dediğim oldu; kimse 'özgün bilimsel eser" yazamadığı gibi, bu beyler de "dostlar alışverişte görsün" misali, bütün kışı Boğaz'dan geçen gemileri, pardon, yarışmaya yollanan ortaokul kompozisyonlarını okuyup elemekle geçirdiler...

Şimdi.... 18 Mart Üniversitesi Rektörü Prof.Dr. Ali Akdemir'e naçizane önerim şudur:

Ya bu merkezin kadrosunu derhal ve tamamen görevden alsın, ya da yarışma açıldığında ilan edilen birincilik ödülünü AÇASAM'ın müdürü Mete Tunçoku nam prof.dr'un "Çanakkale Savaşında Türk Keskin Nişancı Kadınları" başlıklı makalesine versin....

Her ikisinin de bu trajikomik akademik olaya yakışacağına eminim...

 

KOŞ HANIIIIM KOŞ, ÇANAKKALE'NİN  BİLİNMEYEN TARİHİ GELDİ !!!

Çanakkale Savaşı tarihinin hava-civa tarihçisi, 18 Mart Üniversitesi'nin davetiyle Çanakkale'ye gelmiş ve eski Rektörlük binasında malûm hava-civa sergisini açmış... (Sergi salonunun adı da İbrahim Bodur Girişimcilik Araştırma Merkezi'ymiş. Neyin girişimciliği, bilen yok. Sakın 'asparagas fotoğraf sergisi girişimciliği' olmasın?)

Bu sergiyi açan zat-ı muhteremi tanıyorsunuz... Hani şu üstü-başı paramparça, mezar hırsızı kılıklı iki zibidiyi 'Çanakkale'nin Hava Kahramanları' diye hiç utanmadan tüm Türkiye'ye pazarlayan ODTÜ okutmanı vatandaş...

Hani, Ceviz Kabuğu programında, resmin arkasını çeviren Hulki Cevizoğlu'nun, orada yazılı 1918 tarihini okuyunca "Siz bu resmin arkasına bakmadınız mı?" diye sorduğunda yüzü hiç kızarmadan "Hayır, bakmamıştım" diyen derûn ve dehşetlû araştırmacımız...

 

 

 VATANDAŞ ARAŞTIRACAK, AÇASAM              SAHİPLENECEK...

18 Mart Üniversitesi Atatürk ve Çanakkale Savaşı Araştırma Merkezi (AÇASAM), 95 yıl önce yaşananların bilinmeyen yönlerini ortaya çıkarmak için özgün eser yarışması düzenlemiş...

Çanakkale Savaşları'nın anlam ve öneminin daha ayrıntılı, gerçekçi anlaşılmasını sağlamak, birincil kaynaklara dayanan bilimsel eserler üretilmesini teşvik etmeyi amaçlayan yarışma, bilimsel olarak ilgilenen herkese açık olacakmış...

AÇASAM Müdürü Prof. Mete Tunçoku, bu yarışmayla saklı kalmış birbirinden önemli ayrıntıların ortaya çıkacağını belirtmiş... Hiç belli olmuyor ama, Tunçoku, bunca yıldan sonra "... bu savaş hakkında ciddi anlamda araştırmalar yapılarak, somut belge ve bilgilerin ortaya çıkmasını" arzuluyormuş...

Sayın Prof. Dr. Tunçoku...

Tam 10 yıldır AÇASAM isimli o kurumun başında 'müdür' olarak oturuyor, akşama kadar Boğaz'dan geçen gemileri sayıyordunuz... Daha geçtiğimiz 18 Mart'ta, ulusal TV'lere çıkıp "Akademisyenler, araştırmacılar arşivleri kullanamıyor, yararlanamıyoruz... Hiçbir araştırma yapılmıyor..." diye şikayet eden siz değil misiniz?

Prof. ünvanınızla sizin yapamadığınız işi sokaktaki vatandaş nasıl yapacak?

Kurum olarak yılda bir zorlukla, ite-kaka yayınladığınız yıllığa ve TBMM'nin parasıyla bastırdığınız kendi kitaplarınıza yazdığınız "Waltzing Matilda ve Çanakkale Türküsünün benzerliği", "Türk kadın sniper'leri" gibi "cehalet örneği" makaleleriniz dışında hangi ciddi ve bilimsel araştırmaya imza attınız da şimdi başkasından katkı bekliyorsunuz?

Yapılacak araştırmaları değerlendirecek jüri üyeleri diye seçtiğiniz beylerin Çanakkale Savaşı ile ilgileri nedir? Bırakın jüriyi; en başta Çanakkale Savaşı tarihi hakkında sizin bilginiz nedir? Birkaç Avustralyalı gazinin hatıratı ve Age gazetesinin 1915 nüshaları dışında birşey okudunuz mu? Öte yandan, popülaritesi kendinden menkul Turgut Özakman nam bir senaristin jüri olarak bilimsel değeri ne olabilir? Bu şahsın değeri, acaba geçen sene yayınladığı "Diriliş" isimli romana danışmanlık hizmeti vermiş olmanızla bağlantılı mıdır?

Bu sorularıma mutlaka birer yanıt bulacağınıza emin olduğumdan, en kısa zamanda onları duymak için sabırsızlanıyorum...

 

18 MART'IN KOMUTA MERKEZİ ÇÖP RANTINA KURBAN GİDİYOR...

Çanakkale’nin sosyodemokrat belediyesinin başkanı Ülgür Gökhan, yanına gazetecilerini alıp kentin eski çöplüğüne gitmiş ve bir basın toplantısı yapmış.

Diyesiymiş ki;

“Çanakkale eski şehir çöplüğünün bulunduğu alanda 30 yıllık metangazı var. Burayı konut alanına açma gibi bir teşebbüs teknik anlamda da söz konusu değil. Bu alanın kontrolü ve denetimi 30 yıl süreyle Çanakkale Belediyesi’ne verildi..

Bre başkan, değil eski çöplük, tüm Çanakkale kentinin kontrolü ve denetimi yıllardır temsilcisi olduğunuz siyasal gücün elindeydi. Çöpü de oraya siz döktünüz, gazı da siz yarattınız. Yarattığınız çöplüğün dibine toplu konutlar yapılmasına izin veren de sizlersiniz.  

Bildiğiniz gibi, yıllardır çöp döktüğünüz bu alan, 95 yıl önce, tarihin en büyük ve bilinen bir savaşında komuta merkezi olarak yer aldı. Belki hiç duymamışsınız diyerek tam iki yıldır hemen her türlü basın yayın aracıyla bunu size hatırlatıyor ve dikkatinizi bu alana çekmeye çalışıyorum. Çanakkale Boğazı’nın panoramasına hakim, tüm dünyadaki tarihi savaş alanlarına örnek olabilecek bir mekanı ne işe yarayacağı meçhul bir ‘metan gazı santralı’na çevirmenin bu kente yararı ne olacak?

Seçim öncesi, "Çanakkale’yi kültür kenti, üniversite kenti yapacağız" diyordunuz.

İşte buyurun; üniversitenin yanında bir kültür merkezi yaratma fırsatı önünüzde…

Bu fırsatı harcamayın; Galatasaray ile Mülkiye’nin hakkını verin…

 

 

ACI KAYBIMIZ

ETEM RUHİ ÜNGÖR

1922-2009

Bir Çanakkale sevdalısı daha göçtü...

 

 

 

ÇANAKKALE SAVAŞLARINDA HAYALİ HAVA  

                             SAVAŞLARI...

Duydum ki, ünlü “Havacılık tarihi uzmanımız” Bülent Yılmazer, Cuma günü Çanakkale’ye teşrif buyuracaklarmış… Üniversitenin Anafartalar Kampüsü’nde, bir “Çanakkale Hava Savaşları Fotoğraf Sergisi” açacak ve konuşmacı olarak Çanakkale Savaşında Türk havacılarının “kahramanlıkları”nı anlatacakmış…

Milletin ağzı torba değil ki büzesin… Ağzı olan konuşuyor bu memlekette… İsminin önünde bir de “Falanca üniversite öğretim görevlisi” gibi bir titr olunca, değmeyin gitsin yiğidime…

Bu Bülent Bey, hepinizin bildiği o iki perişan kılıklı genci “Türk askeri” diye bu ülkeye kakalayan zat-ı muhteremdir… Bu millete “Çanakkale’nin Havacı Kahramanları” diye yutturduğu o iki zibidinin resminin aslında 1918’de çekildiği, Çanakkale ile hiç ilgili olmadığı, tiplerin asker bile olmadığı, TV ekranında milyonların gözü önünde suratına vurulduğu halde hiç utanmadan hala ortalıkta dolaşabilmektedir. Sadece dolaşsa iyi; dergilere yazılar yazıyor, kasaba TV’lerine demeçler veriyor; kıyı köşe belediyelere nakit karşılığı “Havacılık Fotoğrafları Sergisi” açıyor…

 

 

BU, METE TUNÇOKU İSİMLİ KİŞİ KİMDİR?

18 Mart 2009 tarihinde, öğleden sonraki saatlerde CNN Türk ve Kanal D kanallrına çıkarak, "Ülkemizde Çanakkale Savaşı tarihi hakkında çalışan akademisyen yok... Üniversitemizin müdürü olduğum merkezinde birkaç kişi çalışıyoruz. Bir yrd. doç., bir emekli general ve ben... Başka ciddi bir çalışma içinde olan yok. Çanakkale hiç araştırılmıyor... Çanakkale ruhunu korumak lazım....vs., vs. " diye cehalet içinde laf üreten prof.dr. ünvanlı Mete Tunçoku isimli şahıs kimdir?

Tarihçi midir, değilse nedir? TBMM tarafından bastırılan iki kitabının içeriği özgün araştırma mıdır, yoksa çeşitli yabancı günlük gazetelerden çeviri mi? Konu hakkında yayınladığı kaç bilimsel makale mevcuttur? Varsa, bu makaleler kimin hakem olduğu yayınlarda yayınlanmıştır? Birlikte çalıştığını iddia ettiği "birkaç kişi" kimlerdir? Bunların arasında sayılan "emekli general" ne uzmanıdır? Bunlar, "seminer" adı altında verdikleri kurslardan kaç para kazanmaktadırlar?

18 Mart Çanakkale Üniversitesi Rektörü Prof.Dr. Ali Akdemir'den yukarıdaki sorularıma acil yanıt bekliyorum. Rektörü olduğu üniversitenin Tarih Bölümü'nde, özellikle Çanakkale Savaşı Tarihi konusunda doktorası bulunan iki yardımcı doçent doktor varken, TV ekranlarına çıkıp utanmadan "Çanakkale Savaşları ile ilgili kimsenin çalışma YAPMADIĞINI" iddia eden bu Mete Tunçoku isimli kişinin iddialarını onaylamasını bekliyorum.

Aksi taktirde, çalıştığı üniversitenin ilgili kurumlarının çalışmadığı ve çalıştırılmadığını iddia eden Mete Tunçoku isimli bu şahsı "müfteri" ilan edeceğimi duyururum...

 

18 MART BEZİRGANLARI YİNE SAHNEDE...

Her 18 Mart günü öncesinde, bazı şahsiyetlerin gazetelere demeçler verdiğini, bu demeçlerde de çoğu kez vatandaşı şaşırtan iddialarda bulunduklarını görüyor ve ister istemez öfkeye kapılıyorum… Ne yazık ki, bu zevatın adlarının önünde ‘prof’, ‘yrd.doç’ ya da ‘dr’ gibi unvanlar olduğundan sıradan gazete okuyucusunun aklına da bu anlatılanlardan şüphelenmek gelmiyor… Sanıyor ki, bu zevat, sözkonusu açıklamayı “derin araştırmalara ve dosyalar dolusu arşiv belgesine dayandırarak” yapıyor… Heyhaaat!!!

 

 

BİZ BU İŞİ BECEREMEDİK, BECEREMİYORUZ...

En son söylenecek lafı en başta söyleyeyim de; sonra kimse hakkımda "Lafı döndürüp dolaştırıyor" diye tezvirat yapmasın:

Biz bu işi beceremiyoruz... Şu Gelibolu Tarihi Milli Parkı adı verilen mekanın yönetimini, böyle işlerin hakkından yüzünün akıyla gelmesini bilen birilerine bırakalım... Bu "birileri" Avustralyalılar mı olur, Kanadalılar mı, yoksa Almanlar mı? Belki de hepsi bir arada.. Açıkçası kimin olacağı da hiç umurumda değil... Yeter ki biz elimizi sürmeyelim de, yüzümüze gözümüze daha fazla bulaştırmayalım...

 

MAHDUM BEY YİNE SAHNEDE...

Uluslararası ‘dâhi çocuk’ belgesel yapımcımız Tolga Örnek yine sahneye çıktı… Belli ki, ‘kakalamak’ istediği başka ‘masterpiece’ yapımlar var yan cebinde… Vatan gazetesinde bir köşede döktürmüş; “Çanakkale’de 250 bin şehit verdiysek, dünyanın en kötü ordusuyuz…”

Bence; bu kanısını bizlere değil, darbe günlüğünün sayfaları ortalıkta uçuşan paşa babasına açıklamalıydı… Ama şimdi ‘show time’; satılacak bir belgeseli var yan cebinde… “Gallipoli” fiyaskosunu unutmuş yurdum insanının sinirini zıplatan bir argümanla “Ben buradayım” diyor aklı sıra…

Yeni belgeselinin veya satmaya çalıştığı her neyse, onunla ilgili değilim. Sözkonusu gazete röportajının içinde geçen iddialara ve Çanakkale tarihi konusunda bazı noktalara takıldığım için yazıyorum... Acaba bu noktalar babasının "Darbe Günlükleri"nde not edilmiş midir?
 

 

BİZİMKİLERİ HALLETTİK, AVUSTRALYALILAR'IN KAHRAMANLARINA ANIT DİKİYORUZ...

Gazete haberlerine bakılırsa, Çanakkale Savaşı'nın ilk günlerinde Marmara'da Sultanhisar gambotumuz tarafından kıstırılınca kendi kaptanı tarafından batırılan Avustralya AE2 denizaltısının Afyon'daki esir kampında tutulan mürettebatı adına Türkiye'nin birkaç yerinde anıt-rölyefler dikilecek... Böylece, dünyada, düşmanını kapattığı esir kampının olduğu yere onlar adına anıt diken ilk toplum da biz olacağız herhalde... Bu işin altında eğer yeni bir "Kasımpaşalı Hakkı Kaptan Mezarı ve Anıtı" gibi bir dümen-dubara yoksa, 18 Mart 1915 günü Boğaz topçusunun sulara gömdüğü Bouvet ve Ocean zırhlıları ile Mayıs 1915'te Muavenet-i Milliye gemimizin Morto koyuna gömdüğü İngiliz Goliath zırhlısının personeli için 81 vilayetimize birer anıt dikmemiz gerekiyor.

Aksi taktirde çok ayıp olur... Kime mi?

Tabii ki, daha ülkemizi yeni ziyaret eden tonton Kraliçe ile, çiçeği burnunda cumhurbaşkanı Sarkozy'ye...

      ----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

.

 

ÇANAKKALE SAVAŞI TARİHİ MERAKLILARINA...

 

 Çanakkale Savaşı tarihi meraklılarının ilgiyle okuduğu ve bugüne kadar yapılmış en ciddi dergi olan "Çanakkale 1915"in tekrar basımı yapıldı. Geçtiğimiz Mart ayında çok kısıtlı sayıda üretilen ve kısa zamanda tükendiği için ısrarla aranan bu yayın, talep üzerine yeniden basıldı.

Edinmek istiyorsanız..

 

------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

TANITIM MERKEZİ'NE BAK, NOTUNU VER...

Tarihi Yarımada'nın sorunu büyük... "90 yıldır ihmal edilen bölgeyi ihya ettik" diyerek 100 milyon dolarlık bütçeye kan doğrayan RTE hükümetinin Orman Bakanlığı, Milli Park girişine milyarlar dökerek inşa ettirdiği Tanıtım Merkezi'nin çöplüğe çevrilmesini de kayıtsızlıkla seyrediyor. "Çöpü kaldırmak Eceabat Belediyesi'nin işi değil mi?" diyeceklere, "Bu belediyeden ümidi kesin" derim; "Ne köy olur ne kasaba..."

Ancak, sorun sadece belediyenin çöp sorunu da değil. Asıl sorun, beceriksizlik, bilgisizlik, bilinçsizlik ve terbiyesizlik. İdareci-yönetici kıtlığı... Daha bölgeye ayak basar basmaz "Namaz kılacak yer yok mu bu şüheda toprağında?" diye şov yapmaya kalkan ahlaksızlara mescit inşa etmeyi planlayanlar, bu kutsal mekanların çöplüğe çevrilmesine de kayıtsızlar...

 

"OPET'E SAYGI PARKI"NA HOŞ GELDİNİZ!!!

Opet isimli akaryakıt firmasının Eceabat'ta yaptırdığı "Tarihe Saygı Parkı" geçtiğimiz günlerde açıldı.. Parkın yüzölçümüne oranla hayli iri kalan anıtı ve alanı çevreleyen 2,5 metre yüksekliğindeki duvarıyla bir garabet örneği olan bu park, Çanakkale savaşı tarihinden çok "Opet'in yarımadada saçıp savurduğu paralara saygı" adına yapılmış gibi... Tankut Öktem imzası taşıyan anıtı çevreleyen kitabe benzeri "şeylere" bakınca bu hemen anlaşılıyor; bu "şeyler"de, Opet'in yarımadanın köylerine ne gibi yardımlar yaptığı anlatılıyor. Çanakkale savaşı tarihine ilişkin herhangi birşey yok...

 

ÇANAKKALE'Yİ "EZİP GEÇEREK" ANLAMAK...

Dedeciğim Biz Geldik”çilerden sonra bir de “Ulusal Öğrenci Konseyi” isimli bir grup türedi… Görünüşe bakılırsa, bunlar “okumuş çocuklar”, ya da “henüz okumakta” olanları… Ama diğerleriyle aralarında hiç fark yok; onlar da diğerleri gibi Gelibolu Yarımadası’ndaki tarihi savaş alanlarını ezip düzlemeye hevesliler…

Neden?

Kendi ifadelerine bakılırsa, “Çanakkale’yi anlamak ve anlatmak için”…

Ancak, Abide’nin altında gevelediklerine bakılırsa her biri birer Polat Alemdar olma hevesinde… Orada, “vatan müdafaası, namus, devlet için şehit olmaya hazır” olduklarını ifade etmişler. “Son neferinin alay sancağını bir ağaca dikmeden şehit düşmediği 57. Alay olmak için” sözleşmişler ve birbirlerine temsili bir 57. Alay sancağı vermişler… Kılavuzu "Gelibolu'yu Anlamak" gibi siteler olanların varacağı nokta da bu kuşkusuz...

Bakın gençler… Sevgili üniversite öğrencileri…

Çanakkale’yi anlamak ve anlatmak için Gelibolu Yarımadası üzerindeki savaş alanlarını 2000 kişiyle ezip geçmeniz gerekmiyor. Bunu, yaşadığınız ve öğrenim gördüğünüz yerlerde de TARİH OKUYARAK yapabilirsiniz. Ezip geçtiğiniz o patikalar, sizin çocuklarınıza, torunlarınıza ve hatta onların da torunlarına lazım olacak...

Okursanız anlayacaksınız ki; Anadolu’yu elde etmeye çalışanlara en iyi yanıtı eğitiminize önem vererek, bilim yaparak ve teknoloji geliştirerek karşı çıkabilirsiniz. Bunu yapmadığınız sürece; dün Çanakkale’deydi, bugün Güneydoğu’da, yarın da tüm vatan düzleminde oluk gibi kan dökmek zorunda kalacaksınız. Bu kısır döngüyü durdurmanın tek yolu; OKUMAK, ANLAMAK ve ÇALIŞMAKtır.
Tıpkı Ata’nın sizlere önerdiği gibi…

Mustafa Kemal, cepheye yürümeyi her zaman "son çare" olarak görmüştü…

Aklınızda tutmanız için son bir not:

57. Alay, hiçbir zaman “son neferine kadar şehit” olmamıştır. Alay sancağı “bir ağaca dayalı bulunmamış”tır. Bu hikayelerin hepsi PALAVRAdır.

57. Alay, Çanakkale Savaşı sonrasında Galiçya’da, ondan sonra da Filistin’de savaşa devam etmiş. 1918’de bağlı bulunduğu ordunun teslim olması nedeniyle tüm mevcuduyla düşmana esir düşmüştür. Alay sancağı da bu esnada sancaktar tarafından yok edilmiş olmalıdır ki, bugün kimse nerede olduğunu bilmemektedir.

Avustralya müzelerinde bulunan üç Türk alay sancağı da başka alaylarımıza aittir. (Bkz. http://www.gallipoli-1915.org/sancak.htm)

Bilginize….

 

ALT TARAFI BİR ROMAN...

Duyduk ki, ünlü senaristimiz hayalkırıklığı yaşıyormuş...

Hani şu "Şu Çılgın Türkler"i yazan canım... Ulusalcı cephenin kamyonla alıp dağıttığı; askeri personele emir komuta zinciriyle satın aldırılan; yayıncısını da bu şekilde vergi rekortmeni yapan kitabın yazarı... Yeni "best seller"i "Diriliş" hiç tutmamış... Bir nevi "least seller" durumu yani... O üzülmesin de kim üzülsün...

Geçen yılın Ocak ayında, bu senaristimizle aynı soyadını taşıyan birinden mail aldım; sitemden "kütüphanemde olduğunu gördüğü bir kitaptan fotokopi almak" istiyordu. Soyadından kuşkulandığım için sordum. Yanıt tahmin ettiğim gibiydi; "babası Çanakkale savaşını yazmaya niyetleniyordu ve bu kitabı da hiçbir yerde bulamamıştı. Acaba fotokopi alabilirler mi"ydi...

 "Eyvah, eyvah" demiştim içimden, "Şu Çılgın Türkler milletin çoğunu çıldırtmıştı, şimdi bir de Çanakkale yazacak, sağlam kalanları da çıldırtacak..."

Artık "Diriliş"ten sonra şu "Yaradılış" konusuna da bir el atmasını dileriz. Duydum ki, Adnan Hocacılar ülkenin tüm ilköğretim okullarını bilimsel Darwinist teoriye karşıt kitaplarla doldurmuşlar. Belki omuz başında dikilen şühedanın yardımıyla Adnancıları da çıldırtır, biz de onlardan milletçe kurtuluruz...

 

18 MART ZAFERİNİN KOMUTA MERKEZİNİ       

   ÇÖPLÜK YAPMIŞLAR...  

18 Mart Zaferi'nin komuta edildiği karargah meğerse 50 yıldır Çanakkale'nin kent çöplüğü olarak kullanılıyormuş... Merak edip de araştırmasak, bugüne sadece temelleri kalmış olan Hacıpaşa Çiftliği ve hemen arkasındaki 'Gözetleme Mevkii'nin adı, tarih kitaplarında bu kadarla kalacaktı. Çünkü, yarımadayı Disneyland'a çevirmek için 100 milyon dolar harcayan Orman Bakanlığı ve Milli Parklar'ın Çanakkale Savaşı hakkında zerre bilgisi yok. Orman mühendisi ve yüksek arkeologlardan(!) oluşan "yetkili" kadrosu ile ancak bu kadar yapabiliyor. Bilgisizlik nedeniyle bugüne kadar ihmal edilen Anadolu yakasındaki tarihi şehitlikler, tabyalar ve diğer alanlar da bugün Allaha emanet... Hacıpaşa Çiftliği de bu alanlardan biri... Bozcaada'dan Nara Burnu'na kadar müthiş bir panoramaya sahip bu mekanda, bugün çöpten geçilmiyor, özellikle yazın kokudan durulmuyor...

BAŞKA ÇANAKKALE YOK; O DA BURASI İŞTE

Bu Çanakkale, havasıyla suyuyla, deniziyle toprağıyla, en önemlisi de insanıyla değişik bir memleket… Sorun aslında işte bu insan faktöründe… Kentin taşı toprağının, havasının suyunun bir kabahati yok.

Kişi bekliyor ki; bu kenti yönetmeye talip olan ve/veya atanan, görevlendirilerek yollanan idareciler, daha kente ayak basmadan onun hakkında birkaç satır bir şeyler okumuş olsun. Çünkü, Çanakkale öyle kenarda köşede kalmış bir kentimiz de değil. Memur kesimi arasında her ne kadar adı “Batı’nın Şark’ı”na çıkmışsa da, hiç yoksa yılda en az bir kez belli bir olay nedeniyle ülke gündemine oturan bir özelliğe sahip:

Efendiler, size söylüyorum, duyuyor musunuz?

Bu kent, nutuk atmaya gelince yere, göğe, ve hatta hiçbir tarih kitabına sığdır(a)madığınız Çanakkale savaşlarının yaşandığı kent… Dünyada, 2000 yıl arayla insanlık tarihini etkilemiş iki büyük savaşın yaşandığı başka bir kent yok Çanakkale’den başka…
 

Yb. HASAN MI, Bnb. HÜSEYİN Mİ?  

Gelibolu yarımadasında malûm çevrelerin sahneye koyduğu 'maneviyat' soslu atraksiyonlardan biri daha Çanakkale tarihinin çöplüğüne gömüldü... Anlattıkları martavallarda evliyalar uçuran, yaralı köpekleri gezdiren kimi kılavuzların belli başlı uğrak yerlerinden biri olan "Yb. Hasan Şehitliği"nde kimin gömülü olduğunun bilinmediği ortaya çıktı. Geçen yıl yenilendikten sonra eski Turizm Bakanımızın uyanık olduğu bir anda tekrar ziyarete açılan bu şehitlik(!), üzerine düzülen uydurma hikayelerle adeta bir yatıra çevrilmek üzereydi. Onsekiz Mart Üniversitesi'nin öğretim görevlilerinden Yrd.Doç.Dr. Burhan Sayılır'ın ortaya çıkarttığı belgelere göre; adı geçen kişi Yb. Hasan değil, Bnb. Hüseyin olması gerek. Ancak Bnb. Hüseyin'in de burada gömülmüş olması mümkün görünmüyor, çünkü o da hastanede ölmüş... Dolayısıyla, burası ne bir şehitlik, ne de bir anıt-mezar... Sadece kimin adına dikildiği meçhul bir anıt. En yakışanı ise 17. Alay komutanı Bnb. Hüseyin Hilmi...

Milli Parklar Müdürlüğü'nün konuya yaklaşımı ise; "Ha Hasan ha Hüseyin, ne farkeder ki?" düzeyinde... Yarımada coğrafyasına bakınca sadece ağaç gören bu genel müdürlüğün ne yöre tarihine, ne de görevlerine karşı bir ilgisi olmadığı biliniyor. Ama, bu kadar kanıt ve belge karşısında sessiz kalışı anlamlı...

Ne dersiniz?  Buranın yakın zamanda bir "yatır" haline gelmesini mi bekliyor acaba?

                    

SON NUMARA: "SADE SUYA TİRİT ÇORBA"

Yaşadıkça kim bilir daha neler göreceğiz…Belki hediyelik eşya dükkanlarında, küçük cam şişelerde “canlı Çanakkale biti” satılacak… Belki, “kum torbası” bezinden dikilmiş pantolon gömlek yeniden moda olacak… Bir ihtimal, sadece satın alanı etkileyen “tifüs veya dizanteri mikrobu” da konabilir tezgahlara… Kim bilir, belki de TSK için “düştüğünde patlamayan top mermileri” de düşünüyordur birileri… Hatta, bundan bir tane genelkurmay 2. başkanlığına da hediye edebilirler, tıpkı şu iki zibidi Çanakkale havacısı(!) posteri gibi bu patlamayan top mermisi de makamın bir köşesine konur.. Merak edilmesin; “Paşam, bu nedir?” diye soran olursa, makamın sahibi; “Onlar da bizim top mermilerimiz değil miydi?” diye savunmaya geçecektir hemen…

 

  BİLİN BAKALIM BU NE?  

Mesudiye tabyasının toplarından birinin hemen önünde duran bu garip 'şey', hepinizin yakından bildiği gibi, bir insan kâzûratı(*)... Hayvan değil... Çünkü hayvanlar kıçlarını silmek için Selpak mendil kullanıp, işini bitirdikten sonra da böyle ortalıkta bırakmazlar...

Ama, bunu yapanlara değil insan, hayvan demeye bile dilim varmıyor... Bunlar, tarihine, geçmişine, atasına saygısız Türk vatandaşları... Yani bizleriz... Hem bu haltı yaparız, hem de temizlemeyi düşünmeyiz. Temizlemeyi yetkililer de düşünmez; çünkü buraların sorumlusu yoktur... Niye yoktur? Çünkü Çanakkale'nin Anadolu tarafında kalan bu tabyalar Milli Parklar içinde kabul edilmemektedir. Buralarda gömülü şehit kemikleri artık toprağın üstüne çıkmakta, böyle insan suretindeki hayvanlar da bu şehit kemiklerinin üzerine sıçmaktadırlar...

Sorumlularına yazıklar olsun... Neredesiniz "Dedeciğim biz geldik..." diyenler?    Neredesiniz "57. Alay Yolu"nu yürüyenler? Beni duyuyor musunuz? Sesim geliyor mu?

(*) KÂZÛRAT  = BOK, PİSLİK, NECASET...

 

 

T.C. CUMHURİYET SAVCILARINA

   AÇIK SUÇ DUYURUSUDUR !!!   

Gelibolu yarımadasında dolaşarak harp hurdası ve savaş malzemesi artığı top mermisi ve sair demir-çelik malzemeyi topladıklarını; daha sonra bunları Fransa’ya yollayarak erittiklerini; elde edilen çelikten çeşitli formlarda bıçak ürettiklerini; bu ürettikleri bıçakları da yaklaşık 200 Amerikan doları bedel karşılığı isteyene sattıklarını ve bu ticaretin kazancını da Gelibolu Milli Parkı Anıt ve Şehitlikleri’ne bağışladığını iddia eden; tüm bu eylemleri de benim sitemin adına benzer bir isim kullanarak  yapan Sportech Ltd. isimli firma hakkında gerek şahsım adına gerekse kamu yararına şikayetçiyim…

Suç duyurusunun tamamı için lütfen tıklayın

 

 

  KESİK KELLENİN SIRRI...

Bundan 5 yıl önce, Avustralya'da bir evin bodrumunda bulunduğu söylenen bir insan kafatası, mahkeme kararıyla "Türk askeri kafatası" ilan edilerek Türkiye'ye getirildi ve "Meçhul Asker" sıfatıyla Gelibolu Yarımadası'ndaki Şehitler Abidesi'nin altına gömüldü...

Üzerinde ne gibi bilimsel araştırma yapıldığı bilinmeyen bu kellenin hikayesi, filmlere konu olacak cinsten bir hikaye...  Gelibolu'da telef olan katırların ad ve numaralarını bile kayıt altına alan Avustralya, bu kelleyi Avustralya'ya götüren kişinin ismini açıklamadı... Adli tıbbın "caucasian", yani "beyaz ırktan" olarak nitelendirdiği bu kelleyi Türk yetkililer "Kafkasyalı" olarak kabul ettiler ve devlet töreniyle Türkiye'ye geri getirilmesine izin verdiler.

Sanki; tarih boyunca “isteyen düşman askerinin buralardan giderken yanında bir Türk kellesi götürmesi vaka-i adiyyeden”miş gibi…

 

SIKI BİR 'BAŞVURU' KİTABI...

Günün siyasi koşullarına ve özellikle 18 Mart’ın anlam ve önemine paralel yükselen milli değerler rüzgarından nemalanmayı hedeflemiş kimi araştırmacı(!) ve yayıncıların(!) yüzünde geçtiğimiz günlerde sıkı bir tokat patladı ama, bunların “hınk deyicileri” ve “paşa babaları” duydu mu bilmem…   

Ama ben duydum…

Tokat; büyük boy, şömize kapak ve 230 sayfalık şık bir kitap şeklinde geldi: “I. Dünya Savaşı’nda Türk Askeri Kıyafetleri, 1914-1918”…

Koleksiyonerler Derneği ve Harp Tarihi Araştırma Grubu kurucu üyesi, araştırmacı/yazar Tunca Örses ile yine Harp Tarihi Araştırma Grubu üyesi, araştırmacı Necmettin Özçelik’in birlikte ortaya çıkardıkları bu değerli eser, piyasaya çıkar çıkmaz meraklıların kütüphanesinde yerini aldı.

Türk askerini mezar soyguncusu derekesine indiren ne idüğü belirsiz resimlerin altına “Çanakkale’nin Havacı Kahramanları” veya “Çanakkale’nin Kaleleri” yazıp ceplerini dolduran bir kısım “araştırmacı”(!) zevatın aksine, Türk askerinin “Büyük Harp” sırasında ne giydiğini, nasıl giydiğini, teçhizatının ne olduğunu, bunu nasıl kullandığını birbirinden güzel ve çok sayıda orijinal fotoğrafla anlatan eser, bugüne kadar konusunda yapılmış “ilk kitap” olma özelliği de taşıyor…

Mevsimlere, bölgelere, görevlere göre farklılaşan giyim-kuşam; rütbeler, işaretler ve alametler; savaş gücünü oluşturan silah ve diğer teçhizat hakkındaki bilgileri Osmanlı Devleti’nin kıyafet nizamnameleriyle destekleyen bu eserdeki fotoğraflardan, 4 yıllık savaşın başından sonuna kadar oluşan farklılıkları da izlemek mümkün… Osmanlı Devleti’nin kara, deniz ve hava gücü ile savaştığı cepheleri tek tek inceleyen “I. Dünya Savaşı’nda Türk Askeri Kıyafetleri”; Kahire’deki İngiliz Gizli Servisi’nin savaş sırasında yayınladığı “Handbook of the Turkish Army 1910/16”den de, Osmanlı Teşkilat Kıyafetleri, 1878-1908” ve yakın yıllarda yayınlanan “Osprey Men at Arms – The Ottoman Army 1914-18”den de daha kapsamlı ve ayrıntılı..

Sözün kısası, kendine “araştırmacı” diyenler için kapsamlı bir “başvuru” albüm/kitabı…

Paşa çocuklarına duyurulur…

Denizler Kitabevi          info@denizlerkitabevi.com

 

                               

HANGİSİ "ÇANAKKALE'NİN KALESİ"NE BENZİYOR?

Önce “Çanakkale’nin Fedakar Havacıları” yazarak başladılar kandırmacaya... Sonra çok bilmiş biri resmin arkasını çevirdi ki, Çanakkale ile hiç ilgisi yokmuş meğer... Yayıncıları bizi kandırmış, yumuşak yüzümüzden yararlanmışlardı.

Anlaşılan, kazandıkları az gelmiş olacak ki, yeni bir el açtılar önümüze; "bul karayı, al parayı" misali... Bu kez, doğu cephesinden 1916-17 yıllarına ait birkaç sefil amele fotoğrafını bulmuşlar, bu garibanları bize, tam da 18 Mart arefesinde Türk askeri, hem de "Çanakkale'nin Kaleleri" diye yutturmaya çalışıyorlar. Üstelik bunu yapan da bir üniversitemizin "kültür yayını"...

"Kültür yayını"ymış... Kültürünüzü yesinler sizin... İnsan utanır biraz... Hem kültür fukaralığından, hem de gazeteciliğinden...

Şişşşşşt, gazeteci bey, sana söylüyorum...

 

BU MASKARALIK DAHA NE KADAR SÜRECEK?

İki kılıksız gencin resminin üstüne “Çanakkale’nin Fedakar Havacıları” yazıp 70 milyon insanı sersem yerine koyanların sergilediği maskaralıktan söz ediyorum… Beni "Türk milletinin manevi duygularını aşağılamak"la suçlamaya kalkan büyük milliyetçi Hulki Cevizoğlu'nun programına çıkan araştırmacının, beş yıldır elinde tuttuğu resmin arkasını çevirip bakmadığı anlaşıldı.

Peki.... Yayıncıya, bu resimdeki insanlar için "Türk askeridir" diye görüş bildiren askeri uzmanlar(!) kim? "Milli hisleri güçlendiriyor" derken, böylesine sefil kılıklı insanlara "Türk askeri" demeye nasıl cesaret ediyorlar? Bu tanım, "Türk askerini tahkir ve tezyif" kapsamına girmiyor mu? Bunun gibi ikinci bir fotoğraf daha bulmak mümkün mü? Bilimsellik bu işin neresinde? Bu kandırmaca ortaya çıktıktan sonra bütün devlet dairelerine asılmasına, posterlerinin basılıp satılmasına, heykellerinin dikilmesine kim dur diyecek?

 

ÇANAKKALE'NİN "ŞEREF"İ  ENVER'İNMİŞ...

Şeref, 1914’ün Aralık ayında Sarıkamış’ta, ayağında çarık, sırtında yazlık elbise, 60-100 santim kalınlığındaki karla örtülü bilinmez yollarda Allahüekber dağlarına tırmanan Hasanlar Hüseyinler’le; Çanakkale’de, tüfeğindeki mermi alınarak düşman makinelilerine 1,5 km. uzaktan süngü hücumuna kaldırılan Mehmetler’indir…

Çanakkale’de en az iki ayrı tarihte cesaretle kullandığı inisiyatif ve kararlılıkla savaşın seyrini değiştiren Mustafa Kemal bile bu şerefi ölüme koşturduğu Mehmetçiğe bırakmıştır… Titri ne olursa olsun, herhangi başka birinin bu erişilmez uzaklıktaki mertebeye uzanmasına göz yumulamaz, izin verilemez…

Enver de kim oluyor?

 

FİLMİ AVUSTRALYALILAR'A YAPTI,

 MADALYAYI  DA ONLARDAN ALDI...

Eski Deniz Kuvvetleri Komutanımızın oğlu, "Gallipoli" filminin yönetmeni, genç yetenek Tolga Örnek, Avustralya Genel Valisi tarafından "Order of Australia" madalyasıyla onurlandırıldı... Sponsor olan medyamızın hiç haberi yok ama, keyfiyet tüm yurtta, dış temsilciliklerimizde, yavru vatan Kıbrıs'ta ve ikinci vatan Avustralya'da kutlanıyor... Vatana millete hayırlı olsun...

Şimdi sıra Avustralya pasaportunda... Ha gayret Tolga!!! Birkaç TV röportajı daha yaparsan, "Türk olduğunu söylerken en rahat olduğun ülke"nin pasaportuna kavuşacaksın...

 

 

DÜŞMAN DAHA AZ  ZARAR VERMİŞTİ...

İşgal, sabahın erken saatlerinde başladı…

Bindirilmiş kıtalar, önlerine ve yanlarına parti pankartları asılı otobüslerle önce Çanakkale’yi bastı… Zort zort çalınan otobüs kornaları arasında, tepesindeki hoparlörden Türkçesi bozuk birilerinin höykürdüğü parti otobüsü de kentte durmadan tur atıyordu. Çanakkale ahalisi, 18 Mart sabahı, sağanak şeklinde yağan yağmura rağmen kendini erkenden sokağa vurdu… Çünkü, bu gürültüde uyumak mümkün değildi…

18 Mart Deniz Zaferi ve Şehitler gününün 91. yıldönümü, AKP’nin neredeyse tüm il ve ilçe örgütlerinin şehit mezarları üzerinde ter ter tepinip slogan atmalarıyla geçti gitti… En önemli slogan şuydu; “90 yıl sonra şehitliklerimizi ihya ediyoruz…”

 

FİLM ÇEKTİ,  ÇÖPLÜĞE ÇEVİRİP GİTTİ...

Gallipoli belgeselinin yapımcısı ve eski Deniz Kuvvetleri Komutanı'nın oğlu Tolga Örnek, filmini çekmek için kazıp deştiği Kumkale'deki gerçek savaş alanlarını çöplük halinde bıraktı gitti. Yerel basının ortaya çıkardığı bu rezillik üzerine, bölge, sivil giysili askerlere temizletildi... Ancak, tarihi alandaki tahribat aynı şekilde duruyor... Kumkale Belediyesi ise, film ekibinin hizmetine kiraladıkları araç-gerecin bedelini hala alamadıklarından şikayetçi...

Ben, set için gerçek savaş alanlarının seçildiğini daha hazırlık sırasında duymuş; bunu, babasının  o sırada henüz Türk Ordusu'nun deniz gücünün komutanı olmasına bağlamıştım... O sıralarda her imkan, peder beyin iki dudağının arasındaydı... 1915'te savaş alanı, bugün de askeri bölge olan bu topraklar, mahdum bey ve film ekibi tarafından tepe tepe kullanıldı... Kimse de çıkıp "Sen burada ne yapıyorsun kardeşim? Babanın arazisi mi?" demedi... İşte, tarihi alanın bugünkü hali...

 

ORMAN BAKANINDAN MARUZATIMDIR…

Orman Bakanı Osman Pepe, geçtiğimiz gün Çanakkale’ye giderek tarihi yarımadada esmiş gürlemiş: “Bu toprakların gerçek sahibi biziz. Son sözü Türkler söyler” demiş…

Bu sözlerin sebeb-i hikmeti; malumunuz, daha senesi dolmadan çöken, denize kayan Anzac Yolu… Ve, bu yol ile bölgede yapılan yalan-yanlış uygulamalar nedeniyle T.C.’ne verilen notalar…

Bu toprakların başkasının malı olduğunu düşünen yok aramızda… Tabii ki bizim topraklarımız. Ama, tıpkı bu topraklar gibi, bu yola saçılan trilyonlarca lira da bizim paramızdı… Hadi, özel helikopterlerle zırt-pırt bölgeye gidiş-gelişinizin maliyetini önemsemiyoruz, ama bu çıkışınıza da şaşırmamak mümkün değil…

Yol 18 Mart’tan önce çökmüştü… Bu tarihte Başbakan’la birlikte oradaydınız ve durumu biliyordunuz. O gün hiç sesiniz çıkmadı. Aradan 15 gün geçtikten sonra bu ne şiddet bu ne celal? Yolu yapan müteahhidin tepesine bineceğinize, bu milletten hiç sıkılmadan, “Bu yolun yüzde 56’sı tamamlanmıştı, 25 Nisan’a yetiştirmek için yarım bırakılmıştı” diyerek firmaya arka çıkıyorsunuz…

- Madem bu yol geçen yıl yarım bırakılmıştı, geçen 11 ayda niye tamamlanmadı?

- Madem yüzde 56’sı yapılmıştı, müteahhid firmaya parasının tamamı niye ödendi?

- Madem bu yolu Anzac’lar istedi diye yapmaya kalktınız, adamlar niye “Bırakın, durdurun” diye şikayet edip duruyor?

- Madem bu topraklar bizimdi ve son sözü biz söyleyecektik; neden Başbakan'la birlikte Avustralya’ya gittiğinizde John Howard’dan bölge için maddi katkı istediniz?

- Madem Avustralya ve Y. Zelanda büyükelçileri yalanlıyorlar, hükümetinizin dışişleri bakanına kimler nota verdi?

- Madem böyle bir nota verilmemişti, Dışişleri Bakanı Gül, geçtiğimiz aylarda bölgedeki çalışmaları neden acilen durdurdu? 

Orman Bakanına son bir soru daha?

- Yarımadada gerçek savaş alanları üzerine yapılan ve sessiz sedasız ihalelerle işletmeye verilmek istenen dinlenme tesisi, kafeterya, lokanta, seyyar tuvalet gibi mekanların hepsini almak isteyen şirket kime ait?

Madem bu yerler bizim, kiracılarımızı da tanıyalım…

 

 

 

  Yalçın DOĞAN'dan dikkat çekici

  Gelibolu yazıları...

* Geçilmez Gelibolu şimdi geçiliyor...

* Gelibolu Ankara'yı karıştırdı...

* Bakan Pepe'nin gözünden Gelibolu...

* Gelibolu, kaynayan kazan...

* Gelibolu'da son film...

* İkinci nota; "güvenli değil"...

* 57. Alay ve otopark...

 

 

  KÖŞDERE TURİZM HİZMETLERİ A.Ş.

SUNAR:

BÜYÜK ANAFARTA ŞEHİTLİK TESİSLERİMİZ AÇILMIŞTIR..

Gelibolu Yarımadası'nın dünyaca tanınan köylerinden biri olan B. Anafartalar köyünün ortasına inşa edilen medrese benzeri bu garip yapı, AKP Çanakkale milletvekili İ. Köşdere tarafından yaptırılmış. Envantere "şehitlik" olarak kaydedilen, ama köyde yaşayanların bugüne kadar hiç duymadığı bu şehitliği (!) bulan İ.Köşdere, sözkonusu alanda 4000 kişinin yattığını iddia ediyor. Sözüm ona; burada yatan şehitlerin(!) ailelerine de ulaşmış... Yapının açılışını davul zurnayla yaptı; lokmasını da dağıttı. Bütün milletvekilleri davetliydi... Kimse gelmedi, gelenler de sormadı; "Burası nedir; külliye mi, medrese mi? Burada tezgahlanan tiyatro, kimin eseri?"

Artık çok açık ki; Gelibolu Yarımadası, "Uzun Vadeli Geliştirme Planı" çerçevesinde özel teşebbüse peşkeş çekiliyor. Herşey, 100 milyon dolarlık bütçeye endekslenmiş rant paylaşımına dayanıyor. Orada, tarih bilimi ve "şehitlerimize saygı" çerçevesinde yaratılmış en ufak birşey yok...

 

BİR 'LOGO'MUZ EKSİKTİ, O DA OLDU...

Renkleri kırmızı-beyaz olduğu için bayrağımızı; 57. Alay Şehitliği’nin karşısındaki eski park yerinde dikili asker heykelindeki figürün tıpkısının aynısı olduğu için Çanakkale’deki Türk askerini akla getiren bu logonun bir başka özelliği daha varmış meğerse: Milli Parklar Genel Müdürü'nün ifadesine bakılırsa, askerin arkasına melek kanadı gibi takılmış yarımada figürü de yörenin ruhaniyetini simgeliyormuş. Bence bu melek kanatları, bölgeye verilmek istenen dini hüviyeti vurguluyor.

Gelibolu Tarihi Milli Parkı'nın böyle primitif logo ile tanıtıldığına mı, yoksa bunun için bir de ödül verilmiş olmasına mı yanmalı, bilemiyorum...

 

 90. YIL, "GALLIPOLI", TOLGA ÖRNEK, VS,VS...

 Mâlumâliniz, Nisan’ın 22’si ile 30’u arasında İstanbul’da değildim; Gelibolu'daydım… Hem bölgeyi bir kez daha gezdim; hem bir TV kanalı için Şafak Töreni’ni izledim; hem de yerel yetkililer ve yöredeki tanıdıklarımı ziyaret ettim.

Gördüklerim beni yeterince şaşırtmışken, eve döndüğümde kulağıma gelenler sinirimi de bozdu... Bu haberleri sizinle paylaşmadan önce uyarmak isiyorum: Tolga Örnek beyimizin Avustralya'daki TV röportajından alıntıladığım bölümleri okuyanlar "İşine geleni almış, gelmeyeni almamış" demesinler diye, röportajın tamamını de sayfaya linkledim. Bakın bakalım, Deniz Kuvvetleri komutanımızın oğlu neler söylemiş Avustralya televizyonunda...

 

BİR "ASKER ÇOCUĞU OYUNCAĞI" : GALLIPOLI...

Belgesel diye neye denir? Günlerdir, hatta aylardır medyada sürekli gündeme taşınan “Gelibolu” bir belgesel midir?

Kestirmeden söylemem gerekirse, bence “Gallipoli”, konu hakkında hiç birşey bilmeyen; ama sırtını çok şey bildiğini iddia eden genç araştırmacılara(!) dayamış bir aceminin işi… Filmine karşı getirilen eleştirilere, “Bana bu konuda bilgili bir Türk uzman adı verin, bütün eleştirileri kabul edeceğim…” diyen yönetmen Tolga Örnek'e ne diyeyim? Haklı vallahi…

“Annesine adadığı” bir film için bana danışacak değildi ya…

 

PES BE ADAM, BU KADAR DA UYDURULMAZ Kİ...

Tercüman gazetesi yazarı Ergun Göze, Çanakkale Savaşı, ANZAC'lar ve Gelibolu'daki mezarlar hakkında, hiç araştırmadan, bilgisizce, kulaktan dolma safsatalarla köşe yazıları yazıyor ve Avustralya/Yeni Zelandalılar'a karşı düşmanlık tohumları ekiyor...  Çanakkale Savaşı tarihini ve sonuçlarını önemseyen akl-ı selim sahibi her Türk vatandaşı bu yazılara tepki göstermeli...

 

 100 MİLYON AMERİKAN DOLARI, AVUSTRALYA DOLARI DEĞİL...

Bu yıl, Çanakkale Savaşları’nın 90. yıldönümü… Yörenin önceki yıllardan daha fazla gündeme gelmesi de bu nedenle doğal… Ama, konunun basında yer aldığı şekle bakarsanız, kimsenin Çanakkale Savaşları’nın tarihsel önemini, bilimselliğini, uzun yıllardır “Milli Park” olarak korunmuş bölgenin ne halde olduğunu, savaşın tarihi gerçeklerini, mezarların-anıtların-savaş alanlarının ne durumda olduğunu konuşup tartıştığı yok… Konuşulup duran tek şey; “Yöreye 30 km. yol yapılacağı, var olan tanıtım merkezine bir yenisinin ekleneceği, bu şekilde toplam 100 milyon dolarlık bir yatırım ayrıldığı”…

 

 GELİBOLU'YU UZUN DÖNEMDE BETONLAŞTIRMA PROJESİ...

Gelibolu Yarımadası'nın tarihi niteliği, şu günlerde ciddi bir değişim geçiriyor. Kimin onayladığını doğru dürüst kimsenin bilmediği bir 'Uzun Dönem Geliştirme Planı' çerçevesinde uygulamaya konan 'Barış Parkı Projesi', konuya ilgisiz ve bilgisiz kişilerin elinde sıradan bir 'peyşaj çalışması'na döndü... Yörede, asfaltperest ve betonseverlerin tatmini için her şey düşünülmüş. Dikkate alınmayan tek şey; şehit ve ölülere saygı...

 

 
   

   UĞRAŞMAYIN, GÜCÜNÜZ YETMEZ !! 

Asıl derdiniz, bu anıtların içine “namazgâh” yaparak, sebiller, abdesthaneler, otoparklar ekleyerek buraları "tellibaba"ya, "kaşıkçıdede"ye çevirmek ve bu türbelerin etrafında evliya hurafeleri anlatmak… Boşuna uğraşmayın... Mustafa Kemal’in ve silah arkadaşlarının ruhu geziyor oralarda; gücünüz yetmez….      

   GELİBOLU'NUN SUALTI DA SAHİPSİZ...

Gelibolu Yarımadası'ndaki tarihi Milli Park alanı cahil yöneticilerin elinde giderek bir mezbeleliğe dönerken, yarımadanın etrafını çeviren sularda yatan harp batıkları da talandan ve sahipsizlikten payını alıyor. Bu batıklara izinsiz ve kontrolsüz dalan kişiler, bir kültür varlığımızı bedelsiz kullanırken, çıkardıkları malzemeyi de internette satıyorlar...

 

   GÖZÜNÜZ AYDIN!!! BİR DOKTOR "TARİHÇİ"MİZ DAHA OLDU...

Hani, Goeben ve Breslau'nun Çanakkale'den geçmesine izin verdikten sonra, Enver, Sait Halim Paşa'nın yalısına gelip de Kabine toplantısında kader arkadaşlarına "Beyler, bir çocuğumuz oldu!!!" demiş ya, tıpkı onun gibi...

  TARİH KİTABI YAZILACAAAAAK...  YAZ !!!!

Sizi gidi sebükmağzanlar sizi… Döndünüz durdunuz, palavra ve hurafelerinize bir kaynak bulamayınca aklınıza Genelkurmay geldi; şimdi onlara iş buyuruyorsunuz…

  GİDİN, MANEVİYATINIZI KENDİ EVİNİZDE YAŞAYIN !

Siz sevmezsiniz hiç ama, rahmetli Uğur Mumcu dürüst çalışan ve doğru söyleyen bir gazeteciydi; sizin gibileri “bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanlar” diye tanımlardı… Her biriniz, bu söze tipik birer örneksiniz; okumadan, öğrenmeden, bilmeden her sabah çiş eder gibi yazı yazıyorsunuz…

   DİNCİ KESİME YENİ RANT KAPISI; ÇANAKKALE SAVAŞLARI

Yaşandığı günlerden bu yana geçen 90 yılda biz Türkler tarafından adeta bir efsane haline getirilen Çanakkale Savaşları, bir süredir vatandaşın dini duygularını istismarla rant sağlayanlar için yeni bir alan oldu.

   "YABANTAPAR" DİYE ZAT-I ÂLİNİZE DERLER...

Bazı tipler vardır; cehalet paçalarından akar, ama kendilerini allâme-i cihan sanırlar… Bu gibi tiplere verilecek en iyi örneklerden biridir Ergun Göze nam köşe yazarı…

   BU BİR "HALKLARA ÖZGÜRLÜK" YAZISI DEĞİLDİR...

Bu da yeni trend olsa gerek: Bugünlerde yaşanan siyasi her olayı götürüp Çanakkale’ye bağlamak veya Çanakkale ile kıyaslamak… “Dabılyu” Bush’un İstanbul’a gelişini Kaiser 2. Wilhelm’in İstanbul’a gelişine; Kıbrıs’ın durumunu Girit’in durumuna benzetmek...

   "MAZLUM" OLASICALAR...

Geçtiğimiz hafta sonu Gelibolu Yarımadası’ndaydım… Son iki yıldır, toplumun çeşitli kesimlerinin Çanakkale Savaşları ile olan ilgisinde gözlediğim artış dikkatimi çekiyordu. 90 yıldır bir palavra ve hamaset edebiyatına kurban edildiği için yozlaşarak gözden düşmüş bu tarih olayı, meğerse artık bir “siyaset aracı”, olayın geçtiği yöre de bir “rant kapısı” haline gelmiş…

   SAYIN ERGUN GÖZE, BEYNİMİZİ İĞFAL ETMEYİN !!!

Bay Ergun Göze... Sizin gibilere ne denir bilemiyorum;  şu Çanakkale Savaşları konusunda Türk insanının beynini iğfal etmekten vazgeçin artık… Bilgisizliğinizi ve hatalarınızı sıralamaya nereden başlayayım, şaşırdım.

   VATAN, MİLLET, GALİÇYA...                                   

Engin Ardıç, Türk askerinin gittiği her yeri “vatan” zanneden; bu “zan”nını da çok bilmiş edâlarla baş “köşe”lere taşıyan; ve üstüne üstlük yalan yanlış tarih bilgisiyle bir de bütün benliği askerlik ve askeri tarihle yoğrulmuş bir Türk orgeneralini yargılamaya kalkanların ağzının payını vermiş: “Çüş, Galiçya vatan mıydı?” diye soruyor…

 

   ÇANAKKALE CEPHESİNDE KİMİ "TARİHÇİLER"İN (!) NİYETİ...

Nedendir bilinmez, bir süredir, kimi “tarihçi”, kimi “öğretim üyesi”, kimisi de “gazeteci-köşe yazarı” geçinen bir zümrenin kaleme sarılarak konu hakkında zaten çok az bilgiye sahip olan Türk halkının kafasını karıştırıcı ve kışkırtıcı fikirlerle doldurmaya başladılar...

   BİR "TARİH KİTABI" ÜZERİNE ELEŞTİRİ...

2003’ün Mart ayında, Çanakkale Savaşı’nın yıldönümünde, Hürriyet gazetesinin çarşamba günleri verdiği Tarih ilavesi, özellikle bu savaşın öyküsünü bir tutku haline getiren insanlar için oldukça garip bir manşetle yayınlanmıştı: "100 Türk esiri diri diri yaktılar..." Sözüm ona Anzac'lar, 8 Ağustos 1915 günü, 100 Türk ve 2 Alman esirini diri diri yakmışlardı...

   YAŞAYAN SON ÇANAKKALE KAHRAMANIYDI... 

Savaşçı, “cengaver” bir milletiz; “asker” olmakla övünür, askere gitmeyene kız vermeyiz… Askerlik hatıralarını hiç unutmaz, ama askerden kaçmanın da binbir yolunu araştırırız… Davul zurnayla birliğine teslim ettiğimiz delikanlıları marşlarla cepheye uğurlarız… Cephede bıraktığımız “şehitler”e de ağıtlar yazar, anıtlar dikeriz… Tek kötü yanımız, ister sağlam ister yaralı dönsünler, inançlarımıza göre “şehitlik”ten sonraki en önemli mertebe olan “gazilik”e ulaşan insanlarımıza hiç kıymet vermeyişimizdir…

 

   CUMHURBAŞKANI'NA MEKTUP...

Sayın Cumhurbaşkanım... Sık sık katıldığım 25 Nisan Anzac törenlerini gördükçe, savaşın galip tarafı olan bizlerin Çanakkale Zaferi'ni neden böyle görkemli kutlayamadığımızı düşünür dururum. Henüz kendimce bir çare bulamadığım bu durumun beni aştığını biliyorum.

   TARİH KAÇ KEZ TEKERRÜR EDER ?

Son yıllarda hiç beklenmedik yerlerde karşımıza çıkan Amerikalı, İngiliz, Alman, Fransız vatandaşı yabancıları çıkıyor. Gerek kentli, gerekse köylü vatandaşların “turist” gözüyle baktıkları bu insanların aslında birer “misyoner” olduğu; dini bütün vatandaşlarımızın aklını çelmeye çalıştıkları iddia ediliyor..

   GÖLGEDE KALMASI GEREKEN BELGESELLER...

Türk basını 1990’larda birkaç aklı evvelin itelemesiyle ansiklopedi savaşına gömüldüğünde en azından düzeyi tutturmuştu... Gazetelerin biri Britannica’nın “Ana”sını verirken diğeri “Temel”ini vermeye çalışıyordu; ama, hiç kalite bugünkü kadar düşmemişti...

   TÜRSAB'I ÇAĞIRAN ÇANAKKALE ŞEHİTLERİ...

2002 Nisan ayında, TÜRSAB (Turizm Seyahat Acentaları Birliği) Başkanı Başaran Ulusoy,  18 Mart gününü “Çanakkale Şehitleri Günü” olarak kutlamak ve orada bir festival düzenlemek üzere atağa geçmişti... Bir giden pişman oldu,bir de gitmeyen...

BEN DİYORUM ÇANAKKALE BOĞAZI... (2)

   BEN DİYORUM ÇANAKKALE BOĞAZI... (1)

Dün, yani 18 Mart günü, Çanakkale Savaşları’nın yıldönümü kutlamaları, başta Çanakkale olmak üzere tüm yurtta, dış temsilciliklerimizde ve yavru vatan Kıbrıs’ta törenlerle kutlandı. Şehitlerimizin ve Mustafa Kemal Atatürk’ün aziz hatıralarına saygı duruşu yapıldı, nutuklar atıldı, şiirler okundu... 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

                                          

 

                                       

 

 

Yardımcı  Okumalar

"...Tarih okumadığımız için vatan ve milliyet hisleri bir zaman bizce meçhul kaldı. Biz böyle tâ hilkatten bu zamana kadar geçen vakaların yabancısı, cahili kaldıkça, sair kavimler kendi tarihi vakalarına daha şanlı hâdiseler kaydederek terakki mertebelerinin en yükseğine ulaştılar..."    Ahmet Refik

 

 Birinci Dünya Savaşı'nın nedenleri / Yetkin İşcen 

Din ve Millet / Mustafa Kemal Atatürk

  Osmanlılar'ın 1836'da Siyasi ve Askeri Vaziyeti / Helmuth von Moltke

  Türk Askeri / Liman von Sanders

  Halifelik ve İttihad-ı İslam Osmanlılar'a ne kazandırdı? / Süleyman Nazif

  Bir büyük masal ki sonu hiçlikle biter... / Şevket Süreyya Aydemir  

  Bir çocuk, bir bunak, Allah yardımcımız olsun... / Abdullah Onbaşı

  Başımıza gelenler... / Mahmud Muhtar Paşa 

  Düşmanın elindeki haritalarımız... / 27. Alay kumandanı Yb. Şefik Aker

  Sarıkamış Üstünde Kar... /  Yetkin İşcen

 

Makaleler

 

 

 

 

 

      

  

    

 

  

  

  

  

  

  

 

 

Albümler

 

        The War Illustrated                                  Harp Mecmuası                    

                        

 

 

KÜTÜPHANE    Gallipoli 1915  LIBRARY

 

 

Çanakkale'nin ressamı  Hayri ÇİZEL